şubat 2012 / 3
19 Şubat 2012 Pazar
usulca sular içerdim sesinden
yürürken fark eder miyiz hiç
bir martı uçar ayaklarımızı
sürreal olarak elbet
gömleğin bir bir düğmeli senin
hemen ucunda yüzünün işaret parmağın
bir anıyı iliştir yakamıza
elbet şaşılacak bir fotoğraf makinasının icadına
aldırma yürüyelim biz onları
yürüdükçe genişler caddeler
benimse bir karanfil var cebimde
koparılmış hem de koparıldığından haberdar
eski bir şiiri anımsarım
işte tam bu vakitler
yollarda afişler çiçekçi dükkanları ağzına kadar dolu
haydi sevelim bu vakitleri
şehre doyasıya yağmur yağmasını
pazaryerlerini bir de
sabah ezanlarını
- bir sigara daha yakalım
bak dilediğin şarkıyı da çalıyor şehir radyosu
sonra bir sabah usulca sulara bakıp
kimbilir neler düşünüyorsun
bir çocuk büyüyor uzaklarda
bu bazıları için mutluluk bile oluyor
senle ben bunun farkında değiliz
olsun yaşadığımızdan bir şey eksiltmiyor / nasılsa
nasılsa kamaştırır yüzünü bir çocuk
umut’a benziyor diye azıcık
mehmet nejat
Bir Roman Tefrikası
II
Cebinden çıkan birkaç 5 liralık banknota rağmen Paspal 20’liği çıkarıp adama uzattı ve bir kez daha mecburiyetten kola kutusunu aldı. Tünel tarafından İstiklal’e giren Paspal, Tarık Zafer’in olduğu tarafa kendini yaslayarak yürümeye başladı. Kalabalık diğer tarafta toplanmış ve sokak müzisyenlerini dinlemeye koyulmuştu. Paspal müzisyenlerin çaldığı aletlerin isimlerini pek bilmiyordu fakat onların yaptıkları müzikler hoşuna gidiyordu. Buna rağmen kalabalığın arasına girmeye çekindi çünkü müzik bittiği anda müzisyenlere para vermek gerekirdi. Paspal eğer para vermeyecekse orada bulunmaktan utanırdı. Müzik biter bitmez kalabalık yavaş yavaş her iki tarafa doğru yayılmaya başladı. Bu yayılan kalabalığın büyük çoğunluğu Paspal’ın gözünde utanmazlar ordusunun bireyleriydi. Kendisini garip bir bilmişliğin ortasında bulan Paspal bir an kafasını sağa sola sallayarak kendine geldiğini hissetti. Aslında hiç konuşmadığı, tanımadığı insanlar hakkında olumsuz fikirler üretip onları en azından kendi dünyasında kötü bireyler olarak ilan etmek belki o insanlar için hiç önemli değildi ama Paspal bu alışkanlığından ötürü utandı. Belki de oradaki insanlar da uzaktan kendisini süzüp onun pantolonu, ayakkabıları ya da saçları ile dalga geçmişlerdi. Bu fikir aklına gelir gelmez az önceki utangaçlığını üzerinden fırlattı ve az da olsa o insanlara karşı ufak bir sinir biriktirdi. Rahatlamak için Santa Maria’nın caddeye bakan iki merdiveninden yukarı tarafta olana oturup bir Lark çıkarmak istedi. Hemen kola kutusunu az önce çöpe atıp yenisini aldığını fark edip paketi cebine geri soktu. Boğazını yakmasa kolayı tek dikişte bitirebilecek bir güç hissetse de kendinde duraklaya duraklaya iki dakikada anca kutunun dibini görebildi. Lark’ı ağzına koyar koymaz tam da İstiklal’in en kalabalık gününün en kalabalık saatinde bu merdivene oturduğu fark etti. Aslında bunu bilerek buraya gelmişti ve şimdi kendine ufak bir şaka yaptığını düşünüyordu. En ufak hareketlerini dahi bir on saniye kadar öncesinden düşünüyor, hesaplıyor ve ondan sonra uygulamaya başlıyordu. Önünden bu akşam binlerce insan geçecekti ve bunlardan onu süzen bir kişi bile olsa o insana hazırlıksız yakalanmak istemiyordu. Tek kişilik bir tiyatro oyununun kahramanı olarak Paspal sol elini saçlarında hafifçe gezdiriyordu. Gözleri ise sağ elinin, daha önceden belirlediği gibi, işaret parmağıyla orta parmağının tam ortasına yerleştirdiği Lark’a sahip oluşunu takip ediyordu. Paspal hareketlerini özenle seçişinin meyvesini aldığına emindi çünkü önünden geçen neredeyse on kişiden bir tanesi gözlerini üzerinde gezdiriyordu. Ve bir zirve noktası olarak ondan ateş isteyenler bile oldu. Hatırı sayılır bir mutlulukla birlikte oturduğu merdivenden kalkıp İstiklal’i baştan sona yürümeye başladı. İşte tam Galatasaray Lisesi’nin önüne geldiğinde az önce kazandığı zamanlı mutluluğu Paspal’ı terk etti ve genel mutsuzluğu bir ahtapot gibi ellerini bacaklarını oynatamayacakmışçasına sarıldı. Evet hala adım atabiliyordu, evet hala ellerini yürürken istemsiz de olsa ileri geri götürebiliyordu fakat zihnini açıp karşısına koyduğunda siyah fonun üzerinde gözlerini ve dişlerini sıkmaktan bir daha açılmayacakmış gibi kilitlenmiş bir Paspal hemen beliriyordu. Paspal bir sebep bulmak istedi. Çünkü sebebi bulduğu an rahatlayacaktı. Bir yandan bir sebebin varlığından emin olmanın verdiği rahatlık bir yandan ise o sebebi hatırlayamayacağına dair hissettiği karamsarlık Paspal’ı müthiş bir çelişkiye itmişti. Paspal düşündü, kendini zorladı ama bir sebep bulamadı. Genel mutsuzluğu o kadar uzun süredir onunlaydı ki sebebini bilmese de mutsuzdu. Tıpkı onu süzen hatta ondan ateş isteyen insanların olduğu gibi.
Tek kişilik bir oyunun kahramanı olarak Paspal, bu halde dahi hareketlerini hesaplıyordu. Tam bu sırada oyun sona ermek zorunda kaldı çünkü omzuna bir el dokundu. Onu on saniye kadar birkaç metre öteden seyreden adamın dokunuşuna Paspal gözlerini kısıp bakarak karşılık verdi. Adamın adı Şükrü’ydü ve Paspal’ın hayatta en çok birlikte vakit geçirdiği insandı. Şükrü Paspal’a sarıldı, Paspal ise sol elini boş bir halde sarkık bırakırken sağ eliyle Şükrü’nün sırtını sıvazladı. Aslında Paspal’a hayatta en çok sevdiği insan sorulsa bu soruyu boş bırakmak isterdi fakat illa bir cevap verilmesi istense Şükrü cevabını verirdi. Buna rağmen şu an onunla karşılaştığına zerre sevinmiyordu. Şükrü çelişkilerle dolu bir tek kişilik oyunun, Paspal’ın içi boş mutsuzluğunun ortasına izinsiz girmişti. Bu akşam Şükrü ne isterse o yapılacaktı belliydi. Hatta Şükrü’nün ne isteyeceği bile belliydi. Rota hemen Kerem’in meyhaneye çevrildi. Paspal’ın aksine Şükrü devamlı gülümseyen sıfatların temsilcisi gibi, güzel olan ne varsa ondan bahsetmeye çalışıyor ve Paspal’a cevap hakkı vermeden, kendisi de pek soluk almadan sorular sorup cevaplar veriyor kendisinden bahsediyordu. Paspal yarım yamalak dinlediği arkadaşının bu kadar konuşmasını istemiyordu bir taraftan ama bir taraftan da susmasını hiç istemiyordu. Sokakta yürüyen insanlardan duyduğu kelimeleri zorla kendisine yöneltmektense bu şekilde başkasının direk olarak kelimelerini ona yöneltmesi biraz hoşuna gidiyordu. Buna alışmadığından zorlanıyordu biraz. Şükrü’ye rastladığınaysa yavaş yavaş seviniyordu. Bir yalnızlıkkırıcı olarak Şükrü uzaktan herkesin sevebileceği bir insandı.
Kerem rakısının son yudumunu mideye yolladıktan sonra bardağı masaya hafifçe vurdu. Rakıyı üç yudumda bitiren bir adam olarak Kerem ilk yudumda bir çeyreklik, ikinci yudumda da bir çeyreklik alır ve bir süre sonra da kalan yarımı yutardı. Rakı içmesi kurulmuş bir saat gibi olan bu adam pek büyük olmayan bu meyhanenin mecburi sahibiydi. Rakı içmeyi bir yaşam biçimi haline getirmiş olan Kerem’e sorsanız rakı içmekten pek de hoşlanmazdı aslında. Rakı içmek onun mesleğinin bir getirisiydi. Bu bir doktorun ameliyattan pek hoşlanmamasıyla eşdeğerdi. Paspal ve Şükrü meyhaneye adım attılar fakat Kerem onları fark edemedi. Paspal bir an çırakla yaşadıkları hatırladı ve Kerem’e bir şaplak indirmek istedi. Bu elbette asla olmayacak bir hayaldi fakat hayal kendini bitirmemek için uğraşıyordu. Paspal bir anda kafası pek de yerinde olmayan Kerem’in dönüp ona karşılık verdiğini, kavganın büyüdüğünü, Şükrü’nün olaya müdahale etmeye çalıştığını, kendisinin bir yumruk attığını ve en sonunda Kerem’in kafasında rakı şişesini kırdığını canlandırdı. Bu abes durum hayali söndürdü ve Paspal dünyaya dönüş yaptı. Kalp atışlarının hızlandığını hissetti, bu sırada gözleri tokalaşan Şükrü ve Kerem’e yöneldi. Şükrü aynı kendisiyle karşılaştığında yaptığı gibi sürekli gülümseyerek hal hatır sordu ve cevapladı. Paspal da Kerem ile selamlaştı ve masalarına geçtiler. Bir kural olarak rakı söylediler ve hala çenesi yorulmamış olan Şükrü yine kendisinden bahsetti. Paspal arada sıkılıp etrafta gözleri dolan ya da fazlasıyla gülen insanlara bakıp şaşırmaya çalışıyordu. Aynı derecede alkol alsalar da aynı türküyü dinleseler de insanlar ne kadar da zıt yönlere kayabiliyorlardı. Paspal bildiği bir şeye bir kez daha şaşırmaya zorladı kendini. Yaş belli bir seviyenin üstüne çıkınca şaşıracak şey bulmak seyrek yaşanan bir olaya dönüşüyordu, oysa insan olmanın en iyi yanı belki de bir şeye şaşırmaktı.
Dakikalar durmadan ilerliyordu, saatler her zamanki gibi dakikaları sinsice takip ediyordu fakat ortalıkta en beklendik şey bunlardan öte Şükrü’nün attığı 5 dubleye rağmen hala konuşabiliyor oluşuydu. Konu en sonunda olması gereken yere, kadınlara geldi. Ya da tek bir kadına geldi. Her insanın hayatında o ve ya bu şekilde sağlam bir karaktere dönüşen kadına. Evlenmiş bir adam olarak Şükrü bu karakteri sindirmişe benziyordu. Paspal bunu hınzır bir gülümsemeyle karşıladı. Çünkü bir karakter eninde sonunda sindirilemeyip kusulmaya mahkumdu. Şükrü evliliğinden, evliliğinin ne kadar iyi gittiğinden ve evliliğinin ne kadar olası iyi yönü varsa onlardan bahsetmeye devam etti. Paspal konuşmamayışını sürdürmekte yine kararlıydı, dinlemek gerçekten hoşuna gidiyordu. Bu karşısındaki insanın saçmalamasıyla, abartmasıyla, yalan söylemesiyle ya da gerçekten hoş şeylerden bahsediyor oluşuyla değişen bir şey değildi. Paspal gerçekten Şükrü’nün karşısında oturmaktan hoşlanıyordu.
Duble sayısını ikiye katlayan Şükrü’ye birisinin eve kadar eşlik etmesi gerekiyordu. Ve bu iyi sarhoşun arkadaşı Paspal bu görevi layıkıyla yerine getirdi. Kapıyı Esin açtı. Esin malum olarak Şükrü’nün sindirdiği ya da sindirdiğini sandığı kadın. Paspal kollarındaki Şükrü’yü yatağına bırakıp dönmek istedi. Esin ısrar etti. Paspal belki bir kahve deyip salona geçti. Bir on dakika sonra gecenin ilerleyen saatine rağmen Esin tepsideki iki güzel kokulu fincanla salona girdi. Paspal on dakikadır düzenli bir salonun iyi bir şey olduğuna kanaat getirmeye uğraşmıştı. Kendi kafasının da biraz bulanık oluşu hem kelimelerini hem düşlerini bir depremin içine itiyordu. Söze girmek isteyip vazgeçti. Esin’i süzmeye çalıştı. Daha önce defalarca gördüğü kadında bir şeylere şaşırmaya uğraştı. Göğüsleri her kadın kadar, yüzü her kadından biraz daha güzel, elleri her kadından biraz daha çirkin bir kadın olarak Esin sağ bacağını sol bacağının üstüne attı. Paspal şu an Esin’in de kendisi hakkında düşünceler ürettiğine emindi. Ve deli gibi Esin’in kafasındaki düşünceleri öğrenmek istiyordu fakat kurması gereken soru cümlesinin tam olarak ne olması gerektiğini saptayamıyordu. Bu sırada Şükrü’nün horlaması kendini hissettirdi. Esin bunun üzerinden bir espri üretmeye çalışıyordu, belki başarıyordu da ama bu Paspal’ın şu an hiç umurunda değildi. Paspal farkında olmadan gibi ama isteyerek ağzını açtı:
“Ne düşünüyorsun Esin?”
“Hiç.”
“Yani, benim hakkımda.”
“Hiç.”
“Yani benim hakkımda hiç düşünmedin mi?”
Paspal ne kadar iyi şeyler duymak umuduyla cümlelerini git gide uzatacak olsa da, Esin karşısındaki adamın sarhoş olduğundan emindi. Paspal olabildiğine sıradan bir adam olsa da, Esin’in verdiği cevaplar sıradan bile sayılamayacak sıradanlıktaydı. Haksızlık ediyordu. Paspal gözlerinin dolduğuna inanmak istemedi. Bu Esin’in onun hakkında hiçbir şey düşünmüyor olmasıyla çok da alakalı değildi. Bu hiç kimsenin onun hakkında bir şey düşünmediğini düşünmesiyle alakalıydı. Tek kişilik bir oyunun kahramanı olarak Paspal bu oyunu fark edilmek için oynuyordu. Başaramadığını
düşündü. Esin bir mendil getirdi.
memet
Konuşma
-aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.
iyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci…
-çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.
ülkü tamer
Bir Kasım Diyelim Bugüne
Üç gün önceydi, fakülteden arkadaşım Sait beni kolumdan tuttuğu gibi Genç Şairler Derneği’ne götürmüştü. Bu dar kapılı yerden ilk defa giriyordum, içeride güler yüzlü, başlarının üstü beyazlamış, her boydan, kravatlı ve gömlekli genç şairler elimi sıkıyorlardı. ( Henüz ölememiş her şairin genç sayıldığını bildiğim için, karşılaştığım bu manzara beni şaşırtmış sayılmazdı. ) Yuvarlak masaların birine oturduk. Kürsüye gelen her insanla beraber ışıklar biraz daha parlıyordu. Sait etrafa gülücükler dağıtmakla meşguldü. Ben burada ne işim olduğunu anlamaya çalışıyordum. Sait hiçbir zaman kaybına mahal vermeden ağzındaki baklayı çıkardı. “Cumartesi” diyordu, “burada bir konuşma yapmak istemez misin?” Cevabımı beklemeden yanımızda durmadan sigara içen genç şaire benim meziyetlerimi anlatıyor ve benim bu iş için biçilmiş kaftan olduğumu söylüyordu. (Niçin yapıyordu bunu, Sait hiç değişmeyecek miydi? ) Genç şair her cümlenin sonunda bir nokta gibi beliriyor, kafasını bir aşağı bir yukarı oynatıyordu. Sait bana dönüp: “Bu iş tamam” dedi, bu iş tamamdı tamam olmasına da. Allah aşkına neydi bu iş?
Sonunda anlaşıldı ki, her hafta burada bir cenaze töreni düzenleniyordu. Eskiden yuğ adı verilen bu törenlere genç şairler şimdilerde anma töreni diyor, bu törenlerde konuşmacılar uzun ve sıkıcı sagular söylüyordu. Feryatlar yerine, şairin veya yazarın hayata dair sözleriyle birlikte dinleyenlerin gözlerinden birkaç damla da yaş düştü mü, her şey tamamdı. Benim görevim, bu haftaki merhum Yahya Kemal’i, bilmiyorlarmış gibi onlara uzun uzun anlatıp, konuşmanın sonunda belki de dünyada cevabı hiç değişmeyecek olan tek soruyu sormaktı. - Merhum Yahya Kemali nasıl bilirsiniz ?
Sait fakültede sevdiğim tek arkadaşımdı. Onu kıramazdım. Başka başka insanları da seviyordum ama onlara olan sevgim yalnızca Yunus Emre'den ötürüydü. Uzun ve sıkıcı fakülte yıllarımı Sait’le geçiriyordum. Tanıdığım başka başka insanların aksine, Sait bana güvenebilme yetisini kaybetmiyordu. Bense onunla tanıştığım günden beri, yüzünü kara çıkartmakla meşhurdum. Sait'i kıramazdım, zaten benim bu hayatta hiç kimseyi kırmaya lüksüm de yoktu. Bu işin üstesinden gelip, hayattan Sait'e yaşattığım tüm hayal kırıklıklarının öcünü almayı düşündüm. Hem böylece üç gün boyunca benim de hazırlanacak bir işim olacaktı.( Olmaz olaydı )
Ve benim için yoğun bir çalışma temposu başlamıştı, Hiç durmadan Yahya Kemal okuyordum, çok okumaktan mı artık neden bilmem, bir süre sonra kendimi, Seine nehrine bakan bir evin odasında buluyordum, karşımda Mallarme anlamadığım bir dilde “ Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın” diyordu. ( Mallarme Salı geceleri uyumazdı. ) İşi öyle abarttım ki, bir ara kürsüye Yahya Kemal kılığında gitmeyi bile tahayyül ettim. Konuşmalarım bir anda değişmişti. Kullandığım sözcükler naftalin kokulu, gayet ciddi görünümlüydüler. Okuyacağım metni ezberlemiştim bile...
Uyandığımda saatin üç olduğunu saymazsak, her şey sıradandı. Hatta cumartesi günü için hiç fena olmayan bir gök vardı dışarıda. Gözümü açar açmaz üç gündür hazırladığım konuşma metnini aramaya koyuldum. Kağıtlar, müsveddeler, dergiler, sigara paketleri, boş küllükler arasında beklenildiği gibi metni bulamıyordum. Heyecana kapılmama lüzum yoktu, beyaz bir kağıt bulup ezberimdeki her şeyi kağıda bir bir yazdım. “Bu akşam burada, şiirimizin en büyük gemisinin, son limanına yolculuğunun ardından geçen bunca yıl sonra...” Bu konuşmayı bırakın yapmayı, Sait olmasa dinlemeye bile katlanamayacağıma emindim. Ama bugün günlerdir beni perişan eden Yahya Kemal'i sonunda toprağa veriyordum. Bu mutluluğun verdiği utançla, kendimle baş başa kalmak bana dayanılmaz geliyordu. Tören başlayana kadar, içimden
- Artık kendimi kalabalığın ortasına bırakmalıyım diye geçirdim.
Dışarı çıkar çıkmaz, ince bir rüzgar beni karşıladı. Hava hafifçe kararmıştı, caddelerin birbirine geçmiş uğultusu, yol ayrımlarıyla dinleniyordu. Her yerde bolca insan vardı. Aralarına karışmak için sabırsızlanıyordum. Böylece suçu kalabalığa atıp, yani kendimi onların arasında bırakıp, usulca Genç Şairler Derneği'ne sıvışabilirdim. Kendimi birkaç saatliğine bırakacak bir yer ararken, gözlerim otobüs beklemekte olan kadına ilişmekte geç kalmamıştı, gözlerim zaten bu tür fırsatları hiç kaçırmazdı sağolsun. Kadın, yüzüne adam akıllı bakılınca sarışın bile sayılabilirdi. Bilinçaltım zamanında hortumla öyle bir dövülmüş olacak ki, zihnimde hemen “Ismarlama Pantoloncu Metin” tabelası peyda oldu ( Hep şişman ve gözlüklü bir adam olarak düşünüyordum ısmarlama pantoloncu Metin'i, bakalım gerçeği ne zaman öğreneceğim ) Ben şişman ve gözlüklü Metin Abiyle meşgulken, sarışın, ilk gelen otobüse atlamıştı bile. Karar vermekte zorlandım, sonunda kendimi onun üç koltuk arkasında içsel bir yolculuk yaparken buldum. Otobüs yolculuklarının en tuhaf yanı, bana yalnızlığımı daha bir hissettirmesiydi, otobüsün hareket etmesiyle birlikte ben de beynimde bir paralel evren yaratır, ruhumu o evrende kendimin en karmaşık sokaklarına yollardım. Fren takımlarıma zeval gelsin de bu yolculuk beni çok uzaklara götürmeden son bulsun diye, telefonumu açık tutardım hep...
Bu insan yığının içinde sarışının peşinden yürümem oldukça zordu. Bir yandan beni fark etmemesini sağlamak, diğer yandan da yüzünü her zaman görebileceğim bir açıda tutmak, kendimi Medrano Sirkinde incecik bir telin üstünde ayakta durmaya çalışan bir cambaz gibi hissetmeme neden oluyordu. Fakat ne yalan söyleyeyim beceriyordum. Eğer sırat dedikleri köprüden de bu sarışınla geçme ihtimalim olsa, şimdi en güzel günahları işleyebilirdim. Sarışının adımları birden hızlandı, kendini bu yürüyen insan yığınından kurtarıp, şu küçük masalı, hasır sandalyelerle dolu avluya bıraktı. Buradaki kalabalık yalnızca oturan insanlardan oluşuyordu. İnsanlar aynı hikayeden art arda farklı cümleler söylüyorlarmış gibi konuşuyorlardı. Sarışın oturmuştu bile, ortada müthiş bir ahenk vardı, ben altta kalamazdım. Onu görebileceğim bir yere heyecanla eğildim. Şimdi her şey daha kolaydı, gözlerim insanların üzerinde geziniyor, hemen hemen yirmi saniyede bir sarışına çarpıyordu. Yüzü çok güzeldi, dudakları minicik, istisnasız, dünyadaki bütün işaret parmaklarının çeyreği kadardı. Avucunda çay bardağı sıkı sıkı duruyordu. İçim tıka basa Yahya Kemal ile doluyken dudaklarımdan dökülen mısralara ben bile şaşırmıştım:
“Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.”
Nesri nazma yaklaştırmanın sırası değildi, saat kaçtı? Sarışın bana gülümsediğine göre yedi olmalıydı ve günlerdir beklediğim Yahya Kemal anmasını kaçırmıştım. Peki ama niçin gülümsüyordu bana? Yanına gidip, “Senin yüzünden” dedim. “Bir cenaze törenini kaçırdım.” Saatine bakıp şaşırdı, işin aslını öğrendiğinde, beraber üç bardak çay içmiş, babasının terzi olduğunu öğrenmiştim bile. Bana uzun uzun Eyüp Sultan'dan, halktan ve seksten bahsetti. Ona Ece Ayhan okumaması gerektiğini söyledim, öyle ya ne dediği anlaşılıyor muydu, belki bilmediğimiz bir dilden küfürler savuruyordu bize. Gülümsedi, kuşlar uçtu dünyanın bilmem neresinde.
Bu güzel anlar elbette ki son bulacaktı, ve teknoloji bütün trajedisiyle olaya el koyuyordu. Sarışının telefonu saat tam on iki dermişçesine çaldı. “Nereye gideceğini bilmeyen için yol ayrımının bir önemi yok.” diyordu bir yazar. Okuduğumda da sevmiştim ama şimdi nedense bu söz daha bir etten kemikten geliyor bana. Yahya Kemal için üzgünüm, Sait için de…
mehmet nejat
ak akçe kara gün içindir
- bir susuşun vardı senin
kaybolmuşluğun
ben bir yokuş çıkıyorum gözlerinle beraber
sen önce beni sonra bütün geceyi öpüyorsun
böyle huyların vardı senin
uzaktan bir şarkıya çıkacak gibiyim
senin sesinle ilişiyor bana
arkandaki çınarın hemen yanında
eksik bir gökyüzü çatıyorlar
bulutsuz
sen bir şehir meydanı gibi gülüyor
ve boynunu hiç sevmiyorsun
-burada her kadın sana benziyor
sen hiçkimseye benzemiyorsun
mehmet nejat
BURADA
“oğuz'cuğum atay'a“
"Beni anlamalısın. Çünkü ben kitap değilim" diye tamamladı cümleyi içinden. Arkasındaki iki çocuk tam o sırada bu aforizmadan ve Oğuz Atay'dan konuşuyorlardı. Hatta biri Oğuz Atay üzerinden para kazanan günümüz yazarlarından birine okkalı küfürler de edecekti ama o bunları duymayacaktı.
Çünkü tam o an, biraz önce içinden tamamladığı aforizmanın devamını hatırlamaya çalışıyordu. Hatırlamaya çalıştıkça oluşan çağrışımlar, zihninde yıllardır girmediği mahallelere, sokaklara girmesine, yıllardır konuşmadığı, görmediği insanlarla muhatap olmasına sebep olacaktı. Zihnini kurcalamayalı çok olmuştu.
(Bu sırada oturduğu çayhanede çalan şarkının bir bölümüne arkasında oturan iki çocuk eşlik etti. Onun aklı aforizmada ve istediği çayın hâlâ gelmeyişindeydi.)
"Korkular salıyorsun üstüme korkular"
Bütünüyle, baştan ayağa, hiçbir şey olarak oturuyordu çayhanede. O, hayatı boyunca olduğu her yerde hiçbir şey olarak bulunmuştu. Öyle ya bazı adamlar hiçbir şeydir. Bazı adamların yaşamı ya da ölümü dünyadaki kimse için hiçbir şey ifade etmez. Bulundukları her yerde diğer insanların tamamlayıcısı rolündedirler. Olmasalar yerlerinde olacak bir "hiçbir şey" muhakkak bulunur. Müşterisi oldukları çaycı bile zor fark eder onları.
Bu seferki hiçbir şeyliği aforizma vesilesiyle zihninde çıktığı yolculuktandı. Bunu fark edecek durumda değildi. Hiçbir şeyliği daha çocukken adını kaybetmesiyle başlamıştı. Daha çocukken, diğer insanların onu, 3 harfli adının yerine "ısmarlama pantoloncu Metin'in oğlu" diyerek çağırmasıyla başlamıştı. 3 harfli bir isim yerine 4 kelimelik bir tamlamayı seçen insanlar yüzünden. Zihnindeki yolculukta ilk karşısına çıkan Metin oldu haliyle. Terzihanesinde bir pantolonu basenlerinden daraltmaya çalışan ve yanındaki çocuğa "cinsini siktiğim" diye bağıran Metin. Gidip o çocuğu kurtarmak ve babasının burnundan getirmek istedi. Babasını öldürmek istedi. Metin hiç dinlememişti onu. Hiç dinlemediğiniz birini nasıl anlayabilirsiniz? Üstelik ismini kaybetmesinin de birinci sebebiydi. Ufaklığından beri hep bir geç kalmışlık hissiyle beraber görmüştü babasını. Babası onu anlamamıştı, anlayamazdı.
Zihnindeki o sokaktan, o adam ve çocuktan olabildiğince uzaklaşmaya çalıştı. Koştu, koştu, koştu. Öyle ki oturduğu yerde nefes nefes kaldı.
(Bu sırada çayhanede şarkılar çalmaya devam ediyordu. İlk geldiği anda orada olan bütün insanlar gitmiş, yerine yenileri gelmişti. Anlaşılan insanlar ne kadar "bir şey" olursa olsunlar yerleri dolamayacak bir şey olamıyorlardı. Belki onların bir şey olmaları da bunu bilmeyişlerindeydi.)
Yeni bir şarkı çalıyordu ve şarkının şurasında irkildi.
"Dost yüzlü, dost gülücüklü"
İrkilmesiyle zihninde oradan oraya koşuşturması kesildi ve kendisini bir mezarlıktı buldu. Selim'i gördü bir mezarı kazarken. Selim, hayatı boyunca ailesi ve devlet daireleri dışında ona ismiyle hitap eden iki kişiden biriydi. Galatasaray'lıydı ve beraber seyrettikleri bir maçta tanışmışlardı. Dost olmuşlardı. Selim her hafta o kahvede maçları canlı izleyebilmek için çalışıyor, mezar kazıyordu. (Soranlara inşaat işiyle uğraşıyorum diyordu.) Dostlukları Selim'den öğrendikleriyle gelişti hep. En çok da ölümle ilgili öğrendikleriyle... Ölümü bir mezar kazıcısından daha çok kim düşünebilirdi ki? Selim'e göre ölüler anlaşılmayı beklemeden tek anlayanlardı. Bir mezar kazıcısını ölülerden başka kim anlayabilirdi?
Zihnindeki o mezarlıkta, mezar kazan Selim'in yanına yaklaşan birini gördü. 4-5 yıl önceki haline ne çok benziyordu. Dikkatli baktı. Hayır benzemiyordu bizzat O'ydu! O zaman babasının yanındaki ufak çocuk da kendisiydi. Nasıl anlayamamıştı? Onlara görünmeyecek şekilde yanlarına yaklaştı. Ayağına çalılar dolandı, düşecek gibi oldu ama sessiz kalmayı becerdi. Konuştuklarını dinlemeye koyuldu. Yine ölüler... Sonrasında konu Galatasaray'ın haftasonu Ankara'da yapacağı maça geldi. Selim Ankara doğumlu olduğunu ama Ankara'nın yaşanacak bir yer olmamasından dolayı ailesinin kaçarcasına İstanbul'a geldiğini söyledi. Tam o anda Ankara'ya gitme sebebini hatırladı. Yıllar önce Selim ona bunları söylediğinde herkesin kaçtığı yere gitmek istemişti. Ankara'ya...
(Çayhanede insanlar koyu bir muhabbete dalmışlardı. Şarkılara kimse eşlik etmiyordu. Çayı hâlâ gelmemişti.)
"Bir kız vardı, güzeldi sanki ve senindi"
Zihni birdenbire Ankara oluverdi. Kendini birdenbire Cebeci'de sloganı "1 ayda çıkmazsa paranız iade" olan Kafala KAFE'nin önünde yürür buldu. Kendini birdenbire O'nun adıyla uyanmaya başladığı ilk günlerde buldu. Kimdi o? Bir mali müşavirin biricik kızıydı. Sahi adı neydi? "B. ile başlıyordu sanırım" diye geçirdi içinden. 4 yıldır her sabah söyleyerek uyandığı ismi tabii ki unutmamıştı. Sadece o an bir kez daha tekrarlamak istememişti. Dört yıldır olmayan biriydi ama aslında dört yıl öncesinden daha çok vardı.
Kafenin ve fakültelerin önünden hızlı hızlı geçti. Ankara'da tuttuğu evi hatırladı. Oraya gitmeliydi. Sonra bir an duraksadı. Yıllar öncesinde her gün geçtiği yolları bir an hatırlayamadı. Sonra tekrar yürümeye başladı. Yürüdü, hızlandı, koştu. O zamana kadar yaşadığı bütün hayal kırıklıkları bütün geç kalınmış hisleri için koştu. Oturduğu evin kapısına gitmesi çok sürmedi. Kapının önünde iki kişi konuşuyordu. Dikkatlice baktı. Biri kendisiydi, şaşırmadı bu sefer. Diğeri de 4 yıldır her sabah adıyla uyandığıydı. 4 yıldır her sabah olmayandı. Koşup sarılmak istedi kıza. Koşup 4 yıldır niye yoksun diye kızmak istedi. Koşup dört yıldır niye her gün bu kadar varsın diye ağlamak istedi karşısında. Çocuk gibi ağlamak istedi.
Yapamadı.
Yanlarına yaklaştı yine gizlenerek. "Sen benim yalnızlık kırıcımsın, sen olmazsan yalnızlığımdan kurtulamam. Beni anlamalısın" dedi çocuk. Kız adını söyledi devamında bir şey söylemek istercesine. Sonra sustu. Kız öylesine sustu ki dünyadaki her şey bitmez bir sessizliğe sahip oldu. Ve orda öylece büyük bir hayal kırıklığı olarak durdu. Sadece karşısındakinin değil, birçoklarının hayal kırıklığı olarak...
Kendine geldiğinde Oğuz Atay'ın aforizmasını tamamlayabiliyordu artık. Babası, Selim ve O yeterince yardımcı olmuşlardı zihninin sokaklarında.
"Çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz. Yaşarken anlaşılmaya mecburum"
Tam bu sırada çayı da geldi. Oturduğu sandalyeye yaslandı iyice ve bir hikaye kahramanı olmadığının farkına varıp rahatladı hiçbir şey olan herkes adına...
r.
bütün dokuz şubatları / seviniz
- şubat’taydık sanırım
ama göğe bir türlü inanmadım
sen vardın sonra: gözlerinle vardın
sabahlar büyüdü trenler istasyonlar
biliyorsun
gerçekten çiçekli bir yol var senin yurdunda
oturduk uzunca martılardan bahsettik
demek bir gök saklıymış sağ kolunda
gülüşünde en eskilerden bir akdeniz
bildiğim en güzel şarkıyı söyledim
senin omuzların vardı parmakların vardı
sen vardın sonra: gözlerinle vardın
- bana kalırsa biz bütün bir şehri sevebiliriz
akşamlar zaten kıyısında ömrümüzün
mehmet nejat
Sığınak
Her şeyin her an olabileceği ihtimalinin varlığı beni artık korkutmuyordu. Çünkü neredeyse 30 yıldır hayattaydım ve olağan akışın dışında başıma hiçbir şey gelmemişti. 30 yıl boyunca hep bir tedbir oldu bir tarafımda. Koşarken hep arkama baktım mesela ya da gidecek bir ikinci sığınağı tuttum kenarda. Hiç yeterince sarhoş olamadım bu yüzden. Saçmalayamadım, hiç çok ağlamadım. Gereğinden fazla hiçbir şey olmadı hayatımda. 3. sayfalarda yazılanlara hep hayretle baktım ama git gide onlara inancımı kaybettim. Sanki ölenler gerçek hayatta yoklardı, 3. sayfalarda yaşayıp 3. sayfalarda cinayete kurban gidiyorlardı. Hapishaneler cinnet geçirip karısını, çocuğunu doğrayanlarla dolu değildi sanki. İşin aslı hiç hapishane de görmedim. Filmler sanki tamamen hayalle yaratılmışlardı.
İyi para kazanan bir adam olarak her yaz en azından bir iki hafta deniz kenarında tatil yapabiliyordum. Tatillerde hep yalnızdım tabi, orası ayrı. İlginç bir insan olmadığımdan pek arkadaşım olamadı. Lisede edindiğim arkadaşlarla sadece lisede, üniversitede edindiğim arkadaşlarla sadece üniversitede görüştüm. Üniversitede arkadaşlarım ceplerindeki paranın yetmeyeceğini bile bile otostopla Anadolu’yu gezmeye çıktığında ben evde param olmasına rağmen belki bir şey çıkar, daha önemli olur ona harcarım, diye paramı saklamakla yetindim. Sonradan öğrendim, bir şeyin harcanması gerekiyorsa harcanması gerektiğini. Biraz geçti. Ama benim de 30 yaşında bir evim ve arabam vardı. Bunlarla avundum. Avunmanın aslında eksik bir duyguyu ifade ettiğini daha geç kavradım.
Geçen yaz yine tek başına bir haftalığına tatile çıktım. Barlara damsız almadıklarından, ben de kapıda dam kovalayacak bir adam olmadığımdan, bazı akşamlar kaldığım yerde, bazı akşamlar kumsalda bira içiyordum. Bir Salı akşamıydı, 3. biramın son yudumlarının da tükenişini izliyordum. Ucuz olsun diye Eylül’ü bekleyenlerden olduğumdan kumsal boş sayılırdı. Hatta tamamen kumsalın en ucunu mesken tuttuğumdan bana en yakın ikiliyle aramızda bir yüz metre vardı. Sarhoş değildim ama çakırkeyif olduğum da ortadaydı. Rüzgar o saatte ve o ayda ayılman için elinden geleni yapar, denizin görünmeyen ucundan hızla gelir yüzüne çarpardı. Bense hiç ayılmak istemiyordum. Tam son biramı açmaya yeltenirken gerideki yıkık kilisenin bahçesinden bir çocuk gülmesi yükseldi. Çocuk sesini hiç indirmeden benim olduğum yere doğru koşmaya başladı. Yakınlarda bir sokak lambası olmadığından hiçbir şey tam belli olmuyordu. Aslında bir şeyin tam belli olması imkansız bir şeydi. Bana yaklaştıkça gelenin bir çocuk değil bir kadın olduğunu fark ettim. İyice yaklaştı ve tam denize gireceği anda yere çakıldı. Bacakları, kolları ve suratı kuma bulanmıştı. O kadar şaşırmıştım ki, kalkıp kadına yardım edeceğim yerde, olduğum yerde bir şeye şaşırmanın tadını çıkarıyordum. “Yardım et” diye bağırdığında kendime anca gelebildim. Canı acımış olabilirdi, bana biraz kızmış olabilirdi ama o hala gülüyordu. Yerden kaldırdım, yanıma oturttum. Birbirimizin yüzüne bakıyor olsak da pek bir şey belli olmuyordu. Ama o hala gülüyordu. Biramı alıp dikti, o kadar uzun süre bira ağzına yapışık kaldı ki bıraktığında biranın neredeyse yarısını içmişti. Bir şey sormak istedim ama soracak hiçbir şey bulamadım. Çünkü bu sefer sanırım ilk defa hazırlıksız yakalanmıştım. Gülüşünü seyretmeye koyuldum. Acaba sarhoş olmasa da bu kadar çok gülüyor mudur diye düşündüm. Ellerini boynuma atıp “Kötü adam peşimde.” deyip gülmeye devam etti. Ne dediğini bilmiyordu, sarhoştu. Ben de gülmeye başladım. “Adın ne?” dedi. Tanımadığım birine adımı söylemek çok saçma diye düşündüm. Yanlış bir ad söylemek istedim. Tedbiri elden bırakmamak lazımdı. Sonra saçmaladığımı fark ettim. “Haydar.” dedim “Ya seninki?”. Benim sorumu hiç duymamış gibiydi. Sıkıca sarıldı, ağlamaya başladı. İçimde bir huzur belirdi. O ağlıyordu ama ben gülümsüyordum. Kendimi güvenilecek biriymiş gibi hissettim. Bir anda ağlaması durdu. Geriye çekti kendini. Tekrar güldü. Üstümdekileri çıkarmaya çalıştı. Sevişeceğimizi düşündüm. Bir çırpıda çıkardım. Tam onu öpecekken “Yüzelim mi?” diye sordu. Meğer sevişme yokmuş. Korktum. Bu saatte denize girsek sanki kesin boğulacaktık. Elimden tutup koşmaya başladı. Su buz gibiydi ama mutluydum. Gülüyordu. Üşüdük, çok üşüdük. 2-3 dakika geçmeden tekrar kumsala çıktık. Onu öptüm, güldü. Sonra o da beni öptü. “Çok güzelsin.” dedim halbuki böyle olup olmadığını görmüyordum bile. Belki gerçekten çok güzeldi. Bu kadar güzel gülen bir kadının çirkin olmasına imkan yoktu. Öpüşmeye başladık.
Sert bir haykırışla bir adam olduğumuz yere doğru koşuyordu. Küfür sesleri yüksele yüksele yanımıza kadar geldi. Beni öldüresiye dövmeye başladı. Sanırım babasıydı, sanki kızını öldürdüm, sadece öpüşüyorduk diye düşündüm. Beni dövmekten gücü kalmayınca anca bıraktı. Yerden kalkacak halim kalmamıştı. Sonradan öğrendim, adı Yağmur’muş, kendini 8 yaşında zannediyormuş. Hastalığın adını tam anlayamadım. Çok utandım. Ama Yağmur bana güvenip sarılmıştı deyip avundum.
memet
Hafıza
İçi kirken insanın konuşan sen değilsin. Başgardiyana kalsa konuşulur. Az bile. Önce bir mahkûmlar için düşünürdüm. Yok. Yediğinden içtiğine… “ Beton dökeceksin zemine; çocuğun ellerine de yün çorap geçireceksin. Sıkı bir istavroz düğümü: İş tamam.” Nerden duydu… Akıl soran mı oldu adama?! Et yağına bulanmış ağzını titreterek dalgasını da geçiyor. “ İnanma ihtiyarın söylediğine –ondan kurtulamadın ya ayrı mesele, bizim kadın anlatır, bir o bilir. İstediği otları yedirsin çocuğa, gör o vakit sen. Ele yabancıya saldırır. Benden söylemesi, olur ya, bunun sonu ortada, cinnetin yakın. Dediğime çıkarsın gene. Yalnız bir otuz santim dökersin betonu, bol bol. Fena mı boyunuz bir tabure daha yaklaşır tavana.” Gülmesi minibüsü devirecekti. Susmasını bilecekti. Yeri adabı değildi. O kadar adam içinde. Onaylıyor her biri. Kasabalının uğraşı biz olmuşuz. – Gece vardiyasından İbrahim anlattıydı– alışmışlar, gece karılarından işittikleri, susan bir benim, kadın çocuğu taşırken, sırtına yapışmışım, imanı gevrer adamın. Daha neler… Bir gülünecek yerde durdular, irkildi hepsi… Kafa doz. Düşünmeyi bırak. Kan. Siniklik. Akrabalığı batsın onun.
Tozu yutan bozkır. Hava boşluktan sayılır. Karartıyı kendine yön belle. Bataklık olmalı. Beş kilometre tutar; iyi hesap yirmi dakika.
Kin tutan birisiyim. Apaçık söyle. Demediğinden, olmadığından daha serbest kılıyor —suya damlattığı zehir. Gardiyanlıktan anladığım... Düşünürüm, duyduklarım az buçuk öğrendiğim, /bu kulağın, kulak bu göz, burnun dilin parmakların, yüz?/ akıl sır ermez söylenenleri düşün –eklendikçe bulanan, doğrucu. Gökte boğuntulu, siyah bulutların belirginleştiği geceler, denedin, ilk ıslanmalar, tanrının yüzünü düşündün, anneni elbisesiz gördüğün. Başgardiyana hepsini anlattıydın, çocukken.
Kekeme mahkûmu bulduğun yer burası. Kimse anlamadı. Hapishanenin yaslandığı dağlarda bir kovukta saklanmak varken, burada düzlükte, yerde secde. Titrediği koyuluktan almak, aramaktan zordu. Jandarma dağlarda ararken, düzlüğe biz. Sonrası malum, üç gün harç bidonuna kapatıldı. Çıkardığımızda beli şişmiş, böbrekler. Üstüne iç kanama, kaçmamış meğer tuvaletin kırık camından ölmeye atlamış. Tutanak yok. Jandarma bulmayınca kaçmış da sayılmaz! Su içemez artık. Bulununca, akıllılığı başgardiyan yapar. Hastane yolunda, bulduğumuz yerde araçtan indirmiş. Tembihlemiş kasabadan uzak dursun, sonrası şehir (yakındır büyüyor yan kasaba). Hoş başgardiyanı biraz sonra müdür odasına çağırır, (başgardiyanın hesabı, uyanık müdür) iki aylığından olur. Dördüncü akşam bozkırı anlatan kekeme mahkûm öldü. Revirde başında durdum. “Düzlükte, esen gün rüzgârlarından korktum.” Teni ölümken insanın gören sen değilsin. Kokusuz ne güzel, böbrekleri bitince demek.
Şakayıkları sökmek de var şimdi. İki kök, biri mutlaka haç şeklinde olacak, unutma! Kıyafetlerin çamura bulanacak gel de sıyrıl! Bir halta yarasa. Şakayıklar bataklıkta yetişmez bir burada biter. Başka da yok, az aramadım. Bana da kalsa hurafe bunların. İlaçlar dediğin, otların toplanması –televizyondan. İhtiyara uğraş gerek, o kadar.
Peşine takılmış. İhtimal hemen ardından inmiştir. Nasıl fark etmedin. Elinde bir süngü bıçağı. “ Söylenme içinden Sait, demin çenem düştüyse de seni düşündüğümden. Neyle sökecektin kökleri. Yanına bir sapsız kazma alacaktın. Bu parça, işimizi görür artık. Minibüsü de beklettim.”
Ayrılacağı yok. Çamurunu çıkardığı kökleri taşıyor. İkisi de haç şeklinde. Ellerini cebinden çıkar. Geldik. Kolların tok karanlıkta belirginleşsin. Anahtar kullanma. Zili çal. Kadın kapıda. Ses vermeni bekliyor. Ses çıkar. Kapı ağzını geçti. Başgardiyanın varlığını anladı.
Makarna yemeğinde fasulye tadı, dünden kalan yağ. Soğumuş. Katı. Başgardiyanın dikkatini dağıt. Tez canlıdır. Yemeğini iğreti yavaşça ye. Yok çay ister. Çabuk ye. Çatallar, uçlarının sivriltilmesi gerek. Bakınıyor, yeni görmüş gibi. Duvarlar yok. Sezdirmedi daha. Köşelerde biriken eşyaları tanıdı, duvarlardan sökülen. Uzun süre takılmadı. Gözlerini tavana dikti. Çocuklar ihtiyarın etrafında kümelenmiş, kökün üstkabuğunu tıraş etmesini izliyor.
Bira çekiyormuş canı. Çay istemez. İhtiyarın da işine geldi. Köklerden birini kaynatıyor şimdi. Ocak ona lâzım. Parasını ortancaya uzattı. Leblebi de öğütledi. Üstüne gofret. Çabuk gelmez şimdi. Birlikte gidiyoruz. İki adımlık yol yahu. Hava da alırım.
“Konuşmak hoş, devamını getirmek de var ama. Biliriz birbirimizi.” “Yok ihtiyar endişelenme arkasında durmak değil. Ben işte hapishanenin mahkumu, müdürü, karılarımız…. ardısı yığılanlar, yardım edeyim dedim, nasılsa kendime.” anlat ihtiyar çıkar mı çocuk bundan. Erimiş yavrucağız” “ Dinleme sen kimseyi, düzelir durumu, büyür.” “öyledir çocuk aklı işte, bizim oğlana anlatamadım daha darağacı diye ağaç yoktur.” İhtiyarın yakınlaşmasıyla O da çocuğa yöneldi. Elini kaldırdı, dişlerini gösteriyor bir yandan. Saçını okşayacak belli. Çocuk koyulaşan tırnaklarını Başgardiyanın yüzüne geçirdi. Keskin bir ah çıktı. Yüzünü kurtardığında, çocuk görünürde yoktu. Hıncını alamadı. İhtiyarın, elindeki konserve kutusunu yüzüne çarptı, kaynar köksuyu…
Çiziklere kan dolmaması Sait’i ürpertti. Başgardiyan idam görmüş.
iskender
hatırlatarak bir hırsız
gittiler büyük rüzgarlarla gittiler
tütün kolonyalarını burunlarımıza sunan
önce mutsuz sonra mutlu
ve ondan sonra hep mutsuz olan
sakalları jilet görmekten beyazlayan yazık adamlar
en önden en büyük rüzgarlarla gittiler
soğuklar çökerken zorlanmadı hiç
yarımkürelere bölünmüş olunduğundan
dünyaya benzemek benzetilmek iyiydi de
unuttular yasaklara bağırmaktan sınırları
gittiler ışıklar söyleyerek gittiler
çekmecelerin içindeki her ayrıntıyı hatırlatarak
bir hırsız ne ararsa onu hatırlatarak
havluları ıslak bırakıp gittiler
koyup zamanı ceketlerinin iç ceplerine
bizi öyle pencere başlarında bırakıp gittiler
başka dillerin türkülerine uzanıp
gülümsemelerini yarım bırakıp gittiler
oyunlarını günlüklerinde kaybederek
gitmek büyük asalettir, gidenler bilir
geri dönmenin bir adım gerisindedir belki, kim bilir
memet
3 Aralık 2011 Cumartesi
ben kuşları severim sevmesine de
avuçlarımda serçeli bir gök
hiç önünden geçmediğin bir caddeyi keser çınar ağacı
böylece cumartesiler olur hayatımızda
böylece sesin gündüzleri gelir
ötelerden gelir incelerek gelir
- masanın üstünde durur meyve sepetleri
kalkıp neyana yürüsen de
sesinde çok ince bir tebessüm
diyelimki iyi değilsin günlerden de çarşamba
Bir Roman Tefrikası
I
Paspal otobüs durağına varana kadar ellerini ceplerinden çıkarmadı. Bu kısacık yol bir Lark yakıp yakmama tereddüdü içerisinde geçti. Virajın başında otobüsün görünmesiyle tereddüt sona erdi. Daha fazla üşüyesi yoktu Paspal’ın, sevindi. Otobüse binip arkaya doğru ilerledi. Bu ilerleyişe boş bir koltuk bulup oturma hissi eşlik etti. Boş koltuk bulamayan Paspal yolcuları hafifçe süzerek kimin daha erken inebileceğini tahmin etmeye çalıştı. Sol arka tekerin üzerinde oturan hafif kilolu, yarım kel, orta yaşlı adamın başına gelince durma hissini duydu. Durdu. Adamda Aksaray’da inecek tip vardı. Paspal kendini zeki hissetti, yanıldı. Aksaray’a gelince adam sanki sırf Paspal’a inat olsun der gibi inmedi. Aksaray’da önlerde birkaç koltuk boşalmıştı. Paspal az önce aldığı ufak yenilginin verdiği utangaçlıkla kendi üşengeçliğini yoğurup önlerdeki koltuklara gitmeyi istemedi. Olduğu yerde adamın inmesini bekleyecekti, adam inatsa Paspal daha inattı. Zaten öndeki koltuklar da hızla dolmuş, ayakta yeniden insanlar birikmişti. Burası İstanbul’du ve oturmak önemli bir lükstü.
Paspal asıl mesleği olmayan ama herkesle meslektaş çıkabilecek bir adamdı. Çevreye bakıldığında çok okumamış insanların yapabileceği ne meslek varsa çoğuna uzaktan yakından bir şekilde bulaşmıştı. Bu ara pazarda iç çamaşırı satıyordu mesela. Bundan önce Veysel’in marangozda takılmıştı bir süre, ondan da önce bir film setine getir götür işlerine bakar yeri gelince figüranlık yapardı, ondan da önce Beşiktaş’ta hemen iskelenin yanındaki ufak büfeye bakıyordu. Bu işler Paspal’ın bulaştığı ya da bulaşmak zorunda kaldığı işlerden sadece birkaçıydı. Bir işte tutunmak konusunda oldukça istikrarsızdı ama iş değiştirme konusunda oldukça istikrarlıydı. Ama Paspal’ın bu durumdan bir memnuniyetsizlik hissettiğine dair ortalıkta pek bir şey yoktu. Kendisi böyle olmasını istiyordu ve böyle oluyordu. Gelgelelim Paspal’ın okumamışlığına. Paspal aslında tam okumamış sayılmazdı. Mesela bundan bir 20 sene evvel olsaydı Paspal tam okumuş olurdu, 40 sene evvel olsaydı çok okumuş olurdu. Bugün için bir yarım okumuş olarak Paspal bir süper lise bitirdi. Biraz dil bilirdi yani, en azından bundan bir on sene öncesine kadar. Bundan bir 20 sene sonrasını düşünürsek Paspal kocaman bir hiç olarak bir süper lise mezunu olacak. Neyse ki işportacılık yapmak için diplomaya gerek yok.
Otobüs Bayrampaşa’ya girdi. Paspal hala aynı yerde, aynı adamın başında bekliyordu. Neredeyse otobüsteki herkes değişmişti. İnenler, binenler derken sırayla bütün koltuklar boşalmış ve tekrar dolmuştu. Paspal hala aynı yerindeydi. Sol arka tekerin üzerinde oturan adam Paspal’ı belki de tam olarak fark etmemişti ama Paspal bu adamı edindiği en büyük düşmanlardan biri olarak düşünmeye başlamıştı. Paspal’ın düğmeye basması gerekti ama Paspal yine bir tereddüt içerisine düştü. Adamın Aksaray’da inmemesi Paspal için bir gol yemek demekti, adamın Paspal’dan sonra inmesiyse bir hezimet! Paspal yanıldığını ve yenildiğini kabul etmeliydi ya da otobüsün son durağına kadar gidip, kesin bir zafer kazanıp tekrar aynı koltuğa oturup geri dönmeliydi. Paspal düşündü, Paspal tereddüt etti, Paspal yenildi. Aptal değildi Paspal ama yenilmişti. Paspal’ın içinden aptal olmak gelmişti oysa ki. Çoğu insan için basit detaylar, Paspal için büyük sorunlardı. Çoğu insan için büyük sorunlarsa Paspal için basit bir detay bile değildi. Tek başına uyuyan, tek başına bira içen ve bir işte devamlı olarak çalışma zorunluluğunu hissetmeyen bir adam olarak Paspal fikrinde insanlarla ilişkiler geliştirirdi. Mesela bu sol arka tekerin üzerinde oturan adam Paspal’ın hayat boyu düşmanıydı. Asla unutmazdı artık bu adamın yüzünü ve emindi bir daha karşılaşacaklarına. Hemen gömleğinin cebine atıp elini, Lark koydu ağzına bir tane. Çakmağı çıkardı, zor yanacağını düşündü, yanıldı. İlk seferde çektiği dumanı hemen dışarıya verdi. Önünden yürüyen adama doğru hızlandı:
“Fıraaat. Lan Fıraaaat!”
Adam üzerine alınmadı. Paspal hızlandı. Paspal bir kez daha bağırdı. Adam yine üzerine alınmadı. Paspal adamın omzuna dokundu, adam irkildi. Adam Paspal’ın suratına baktı. Biraz daha baktı. Belki tanıyamadım düşüncesiyle ilk söze giren olmak istemedi, Paspal’ın kendini tanıtmasını bekledi. Paspal utanmış gibi söze girdi:
“Pardon birader birine benzettim.” “Önemli değil.”
Paspal’ın Fırat sandığı adam bu sözden sonra hemen dönüp yürümeye devam ederken dediği sözün aksine art arda birkaç tane küfür salladı Paspal’a. Zaten küfür etmek pek sebep gerektiren bir şey değildi, ama kimi zaman çok büyük sonuçlar doğururdu. Paspal yürümedi, Lark’ı olduğu yerde içmeyi daha çok seviyordu. Uzun nefesler çekti. Paspal’ın Fırat sandığı adam Fırat değildi. Zaten Paspal’ın sanabileceği bir Fırat yoktu hayatında. Öylesineydi bu da. Tek başına uyuyan, tek başına bira içen ve bir işte devamlı olarak çalışma zorunluluğunu hissetmeyen bir adam olarak Paspal bunu bir oyun olarak görüyordu. Çok eğlendiğini düşünmüyordu ve elbette ki her oyun eğlendirmek zorunda değildi. Otobüsten inip hemen dükkana da gidebilirdi ama bu yaptığı bir ekstraydı ve Paspal ekstraları seviyordu. Büfeye yaklaştı, bir Lark istedi. Cebine atıp elini paralarını çıkardı. Beşlik verip oradan hemen uzaklaşabilirdi ama Paspal onluk verip para üstü almak istedi. Çünkü para üstü almak bir ekstraydı.
Bitmiş bir Lark’ı ezerek söndürmek bir saygısızlık gibiydi. Bir dosta kötü davranılmamalıydı, hatta dost olmasa da kötü olmayan kimseye kötü davranılmamalıydı. Paspal bunu iyi biliyordu. Bunun için yanında hep boş bir kola kutusu taşır ve bitmesi gereken Lark’ını bu kutularda biriktirir ve öyle çöpe atardı. En fazla iki gün dayanan bu kutular yüzünden Paspal bir kola bağımlısı olmasa da düzenli bir kola içicisi olmak zorunda kalmıştı. Çöplerden kola kutuları toplamak elbette ki hoşuna gitmiyordu. Paspal çarşıya girip az biraz tanıdığı insanlara başını eğme yoluyla selam vererek içerilere doğru ilerledi. Metin yerinde yoktu. Dükkanın çırağı elindeki telefonun tuşlarına heyecanla basarak dünyayla bağlantısını kesmiş gibiydi. Dudakları heyecanını açığa vuruyordu. Paspal bir cep telefonunun bir insanı ne kadar heyecanlandırabileceğini düşünerek çırağa yaklaştı. Çırak hala dükkana giren bir adamın farkında değildi. Paspal çırağın ensesine hafif bir şaplak indirdi. Bu çırak açısından pek hoş olmayan Paspal açısındansa hiçbir anlam ifade etmeyen saçma bir “ben geldim” deme şekliydi, kısmense bu bir şakaydı. İrkilen çırağın refleksi Paspal’ı nedense gülümsetti. Çırak üstü kapalı bir nefretle Paspal’a bakıyordu. Çırak Paspal’ın kim olduğunu pek bilmese de neden burada olduğunu ve ne soracağını ve bunun üstüne kendisinin ne cevap vereceğini çok iyi biliyordu. Yine de söze Paspal’ın girmesini bekledi. Paspal yüzündeki gülümsemeyi çekip dudaklarını açtı:
“Metin ?”
Çırak fikrinde az önce şekillendirdiği hayalin yaşanmaya başlamasının verdiği rahatlıkla bir patron edasıyla omuzlarını dikleştirdi ve az önce yediği şaplağın intikamını alır gibi hissetti. Halbuki bu Paspal’ın umurunda değildi. Aynı Paspal’ın sol arka tekerin üzerinde oturan adamın umurunda olmayışı gibi. Çoğu insan gibi çırak da boş kaleye attığı penaltının sevincini yaşıyordu. Paspal ise bazen boş kaleye bile atsan penaltıyı gole çeviremeyeceğini bilmenin verdiği tecrübeyle çırağa baktı. Bütün bu karşılıklı basit restleşmeler sadece birkaç saniye sürmüştü. Çırak Paspal’ı sallamadığını göstermek istercesine Metin’in masasında düzenlenmesine hiç de gerek olmayan ne varsa düzenlemeye başlayarak cevap verdi:
“Yemeğe çıktı on dakikaya gelir herhalde.”
Paspal hem Metin’i dışarıda karşılamak isteyerek hem de asıl olarak bir Lark vakti geçirmek amacıyla çarşının dışına doğru yürümeye koyuldu. Birbirlerine hayatlarındaki en eften püften başarılarını anlatarak yücelen insanların arasındaki bu yürüyüş sadece yirmi saniye kadar sürdü. Çarşıdakilerden biri geçen gün otobüse arka kapıdan binip akbili göndermediğinden bahsediyordu. Diğer bir tanesi alacaklılarını parası olmasına rağmen nasıl da güzel başından savmayı becerdiğini anlatıyordu. Paspal her ne kadar bunları önemsemese de dinlemeyi asla ihmal etmiyordu. Çünkü Paspal için asıl mesele tanımadığı insanların neler yaptığıydı.
Aradan geçen yarım saatin ardından Paspal elinde 2 büyük siyah poşetle çarşının dışına doğru adımını attı. Poşetlerin içinde kırmızı, siyah, beyaz renkte her bedenden dantelli, dantelsiz iç çamaşırları vardı. Malum, Paspal’ın asıl mesleği bu değildi. Zaten bir insanın asıl mesleğinin pazarda iç çamaşırı satmak olması garipti. Serbest bir meslek olarak adlandırmak daha yerindeydi. Bu işe Paspal pek de isteyerek başlamamıştı esasında. Kurduğu tezgah, sattığı çamaşırlar hep Emin’indi. Emin pek istemese de geçirmek zorunda kaldığı ameliyat yüzünden – ki bu ameliyat kendisine çarpan arabanın bir bacağını kendisinden ayırması sebebiyle gerçeklemiş bir ameliyattı – pazarda iç çamaşırı satmaya en azından bir süre ara vermek zorunda kalmıştı. Veysel’in yanında takılan Paspal içinse ilk bakışta hiç de çekiciliği olmayan bu iş arkadaşının durumu sebebiyle mecburi bir sevimlilik almak durumundaydı. Hem pazarda bir şeyler satan insanların havanın ışımasıyla birlikte kurmak zorunda oldukları tezgahın başında içtikleri çayın verdiği sıcaklık diğer çayların sıcaklıklarından çok farklıydı ve Paspal için de saçma da olsa bu da pazarda olmak için bir sebepti. Metin ve o garip bir şekilde telefona bakıp heyecanlanan çırakla tanışmasının asıl sebepleri bunlardı.
Paspal bir adamın peşinden yine zihninde o an canlanan bir ismi söyleyerek koşmak istedi fakat iki elindeki kötümser görünümlü poşetler onu bu fikrinden caydırdı. Poşetin birini yere koyup ağzına bir Lark attı. Lark’ı durduğu yerde içmeyi seven Paspal üşüdüğünden dolayı bu zevkinden de vazgeçmeliydi. Lark’ı kenarına yapıştırıcı sürmüş gibi ağzına sol çapraza bakacak şekilde yerleştirdi. Elleri dolu olduğundan Lark’ı bitene kadar oradan geri alamayacaktı. Çevredeki insanlara bakmaya ve onları mümkün olduğunca dinlemeye çalışarak yürümeye devam etti. Karşıt yönlere gittiği insanların ağızlarından çıkan kelimelerden sadece birkaçını yakalayabiliyor olsa da cümlelerde üç nokta konulmuş yerler bırakmak hoşuna gitmediğinden boşlukları kendisi tamamlıyor ve kendi tamamladığı cümleler üzerinden o insanlar hakkında fikirler ediniyordu. Gerçi soğuk havada insanlar dışarıda pek gezinmediğinden, Paspal kış mevsiminin en azından bu yönünü sevmiyordu. Yanından tam olarak genç gibi görünen ama pek de genç olmadığı kıyafetlerinden dolayı düşünülebilecek biri parça parça bir iki laf etti. Paspal birkaç saniye sonra bunun akşamları havanın erken kararmasıyla alakalı bir şeyler olduğunu zihninde tamamladı. Şimdi Paspal’ın bu gencin hayatı üzerine fikirler üretmesi gerekirdi ama Paspal bir zamandır hatırlamak istediği fakat her seferinde ucunu kaçırdığı bir anıya yaklaştığını hissetti. Kalbinde hafif bir hızlanma hissetti ve dudakları istemsiz olarak bir şeyler fısıldamaya başladı.
“Boynum dik sevgilim
Boynum dik
Boynum dik sevgilim
Lambalarınki eğik”
Paspal ellerindekileri yere bırakıp bir kenara çekildi. Az önce bir an önce elinden kaçıp kurtulmak istediği soğuğa kendi kendine teslim oldu. Soğuğun boynundan, paçalarından ve belinden hızla vücudunu sarması için kendisini adeta zorluyordu. Bunun aksine vücudunda kolay karşılaşılamayacak bir sıcaklık yükseliyordu. Paspal eski bir fotoğrafa bakar gibi eskimişliğiyle yüzleşti.
deli kızın türküsü III
Elimi uzatsam tutsam götürsem
Gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
Anlasan
Olanca sevgimi yalnızlığımı
Düşünsem hayır düşünmesem
Senin hiç haberin olmasa
Senin hiç haberin olmaz ki
Başlar biter kendi kendine o türkü
Bulutlar uçuşur gecelerin
Ben yağmura deli buluta deli
Bir büyük oyun yaşamak dediğin
Beni ya sevmeli ya öldürmeli
Yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
Böcekler gibi başlamalı yeniden
Bu Allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
Yan garipliğine yürek yan
Gitti giden
Yazmak Üzerine
“Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır.” ( Dostoyevski)
Yazı yazmayı – beden gücü gerektiren işleri dahil etmezsek – dünyadaki en yorucu işlerden biri olarak görüyorum. En kötüsü de dışarıdan bakıldığında çok kolay görünüyor olması. Ne zaman birisi çıkıp yazı yazmayı; şiiri, romanı, hikayeyi vs. hakir görüyor işte o zaman eline kalemle kağıdı tutuşturmak için can atıyorum. Çünkü eğer şiir söyleyebilme gibi bir yeteneğiniz yoksa, bu iş, eline kalemi alıp beyaz kağıtla baş başa kalındığı an öyle bir değişiyor ki her bir kelime canlanıyor, alelacele bir şekilde sıralanıp sabırsızca birbirlerinin yerine geçmeyi planlıyorlar. Ya da yazar birdenbire beyninde harekete geçmiş kelimeler, bağlaçlar, edatlar vs. olduğunu düşünmeye başlıyor. ( Herkes için böyle olmayabilir tabi hatta sadece benim için böyle oluyor da olabilir ama kalem ve kağıt benim elimde olduğuna göre ey sen okur ya yazının devamını okuma ya da bana itimat et! )
Yazmanın tadını alan insan, yazdıkça kendisini anlamsız bir şekilde değerli hissetmeye başlıyor. Çünkü yazmak kağıtta kendi istediğiniz dünyayı yaratmanız olanağını veriyor. Herkes yazdıklarının bir nevi tanrısı oluyor bir noktadan sonra yazma işi insanı kendi yarattıklarının esiri yapıyor. Yazdıkça daha çok yazıyor insan ve her an – yolda, okulda, işte, yatmadan önce, tam yatarken, yemek yerken vs. – yeni karakterler düşünmeye başlıyor.
“Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz, yazı hariç” diyor Orhan Pamuk. Bu dediğini “Tanrı yarattıklarıyla oynayıp akıl karıştırır, ben karakterlerimle oynayıp akıl karıştırırım.” diye yorumlayamaz mıyız? Bence yorumlarız.
Bu şaşırtma isteği ya da karakterle oyun oynama isteği makul bulunabilir. Ama nesir için en büyük sorun “konu dışına çıkmak”tır
bence. (Onun bir kardeşi olsa, kardeşinin sevdiği bir kız olsun, kızı aslında sadece bir kere görmüş olsun. Bir dakika ne anlatmaya çalışıyorum ben!) Zaten Lord Byron da hemen yetişmiş bana ve “tek kusurum varsa o da konu haricine çıkmaktır.” demiş. Lord Byron yazarken kendisini tanrılaştıranlardan sanırım!
Yazının en önemli özelliklerinden biri de yazarın üslubudur. Nev-i şahsına münhasır bir üsluba sahip olmak ise bir yazarı en çok düşündüren, sıkan konulardan biridir. Çünkü yazarın kendine has bir üslubu yoksa, sadece kendisinin ve karakterlerinin saygı duyduğu birinden öteye gidemez. Üslubu olmayan yazar kendisinin tanrı(!)sı olur ve diğerlerinden farklı olmayan tanrı olmaz. Üslubun ise oluşması tamamıyla çalışmayla alakalıdır. Başlangıçta bütün yazarlar kendilerinden önceki yazarları bilerek yahut bilmeyerek taklit ederler. İmdadıma yetişen Tahir’ül Mevlevi bakın ne demiş:
“Yazı yazmak, mutlaka yazılmış yazıları taklit etmekle başlar. Bu tabii bir haldir. Çocuklar da başkalarını taklitle söze başlamazlar mı?”
Şimdiye kadar ne okudunuz hemen tekrar edeyim! Yazı yazmanın oldukça zor bir şey olduğunu, yazmanın tadını alan insanın içinde oluşan kibri, bu kibrin insanı konu dışına sürüklemesini ve oradan oraya sürüklenen yazarın okur tarafından saygı bekleyebilmesi için mutlaka bir üsluba sahip olması gerekliliği… Ve şimdi en önemli noktaya geldik. Diyelim ki bir yazar var ve o yazar; yazı yazmanın tadını almış, kibrini fark etmiş ve onu kontrol altında tutabiliyor, müthiş bir üslup kullanıyor. İşte en önemli nokta: Bu yazar ne anlatıyor? Bu noktada yazar anlatmak istediği konuyu iyi bilmeli, hitap ettiği kesimi göz ardı etmemelidir. Ya da Coleridge’nin şu paragrafından dersler çıkarmalıdır.
“Evet! (dedi keyiflenen okuyucu) işte bu zekice, işte bu deha. İşte bunu anlıyor ve hayran oluyorum buna. Tam aynı şeyi ben de yüzlerce kez düşünmüştüm. Başka deyişle bu adam bana kendi zekamı hatırlattı ve ona hayranlık duyuyorum.”
Peki bu kadar şey yazdıktan sonra bir çıkar da “ben kendime yazıyorum, kendim yazıp kendim okuyorum” ya da “madem öyle Kafka neden yazdıklarını yaktırmak istedi” derse senin bütün tanrılık hikayelerin çöp oldu diyenler olacaktır. Onlar bir daha düşünsünler.
r.
öldüğünü sandığımız akarsular için yalancı ağıt
balıkların masum olduğunu biliyorum
bu yüzden yüzmeli insanlar diyorum
bebeklerin yüzebildiğini de biliyorum
bir kahvehane müdaviminin suçu sanılmasın
pazar kahvaltılarının da
simitçilerin de suçu sanılmasın
ben uyurken ölmeyi planlıyorum
hazırlıksız yakalanmamak için ölüme
seda intihar edebileceğinden bahsediyor
ayırt edemediğinden ikisini pek
uyumak fena çalıyor ölüme
uyumak en iyi hazırlıktır ölüme
kazım vardı bir de
naftalin sıkıştırılmış mezarına
onun da suçu sanılmasın
memet
Rıfat’ın Bir Türlü Anlatılamayan Öyküsü
İnsanları bu halde görünce, bu şehre daha önce hiç yağmur yağmadığını düşündüm. Fakat şu şemsiyesi bozulan kadın ?
( - İsmi Zeynep’ti ve esmerdi. Bu şehirdeki son günüydü, saat 22:00 için sol arka cebinde bir tiren bileti vardı, salı gecesi kapısı telaşla dövülünce birden uyanacaktı. ) Ellerini şapkasına götürüp kalabalığa kaşlarını gösterdi, biraz da yağan yağmurun etkisiyle hızlı hızlı adımlarla yoluna devam etti. Onu gözden kaybettiğime üzülmedim, aklımda yeni bir hikaye vardı ve ben hiçbir kadının bu hikayeyi yazmamı engellemesine izin veremezdim.
Tünele dek yürüdükten sonra yine kendimi kule dibinde buldum. Yağmur ıslanmış insanların üzerine çekinerek düşüyordu.
- Yediye yirmi var.
- Teşekkür ederim.
Yarın cumartesiydi, bugün kasımın onbiri “yağmur her zaman güzeldir.” demişti bana, ama ben şimdi onun değil… ( Yeşil gözlüydü, yer yer kıvrılan saçları ağzının kenarında oluşan çizgiyle uyuşuyor, gelecek seneki pazar günleri için arka balkonunda menekşeler suluyordu. Şehre yağmur yağmasını severdi. Tanımadığı insanlarla konuşmazdı pek. )
- Ben şimdi onun değil, Rıfat’ın hikayesini anlatacağım. Yaşının 20 olduğunu öğrendiğimde, içimdeki şaşkınlığı onu tanıyan birini bulabilmek için iki gün beklettim.
- Sahi mi ?
- Tabi. Ben de çok şaşırdım.
Bir süre sustuktan sonra “Demek adı Rıfat’mış.” diye girişti söze. Elimle ateş istedikten sonra “Hem de günde oniki – onüç bira içmeden uyuyamıyormuş” diyerek sigaramı yaktım. Dışarıdaki serinliğe rağmen etraf kalabalıktı. Her şey olağan bir Pazar gününü anlatıyordu, gökyüzü şehrin bu mevsimini tanıyanlar için pek de yabancı sayılmazdı. ( Birkaç gündür uyandıktan sonra baş ağrısı çekiyordum. ) Rıfat’tan konuşmayı bıraktık. Oysa henüz anlatacaklarım bitmemişti. Eğer o konuşma burada bitmeseydi, belki de bu hikayeyi anlatmaya hiç başlayamayacaktım.
Yanıma gelmek için hareketlendiğinde elimi cebime götürüp, bozuk para aradım. Rıfat yanıma gelip sessizce oturdu, utancımdan elimi cebimden çıkaramadım bir süre, bu utanç benden sigara istemesiyle son buldu. İkimiz de sigara içiyorduk. Akşamdı, bir adam kediyle oyalanan çocuğunu izliyordu.
- Ateşinizi rica edebilir miyim ? Teşekkür ederim.
- Adı ne bu keratanın ?
Adam sigarasını ağzına götürürken çocuğun isminin Lemi olduğunu öğrendim kedi birden üzerine hareketlenince. Rıfat Lemi ile meşguldü, ben adamla konuşuyordum. Almanya’da yaşıyormuş, tiyatrosu varmış, Lemi 4 yaşındaymış, bir de karısı Fransız’mış. ( Ne kadar da güzeldir Lemi’nin gözlerine adamın esmerliğine bakılırsa. ) Çok çalışmanın insanda bıraktığı izlerden bahsetti bir süre, eve geç gelişlerinden, uykusuzluğundan, karısıyla bir akşam yemeği bile yiyemeyişinden. ( şimdi eminim karısı epey güzel.)
Rıfat’a döndüğümde mavi gözleri yarım yarım okşuyordu önündeki çocuğu, o an iyi bir ressam olsam sanki her şey daha olabilirmiş gibi geldi. Gülümsedim. Akşam şehrin üstüne kendini hiç fark ettirmeden örtüldü, eski bir an olması için yeni fotoğraflar çekiliyordu birer ikişer. Adam birasını bitirmiş Lemi’ye bir türlü iyi geceler dedirtemeyerek yanımızdan memnun bir ifadeyle ayrılmıştı.
Bir sigara daha yaktık. Rıfat bana bir şeyler anlatıyor sesi ötemizden gelen şu acayip müzikle, yere düşermiş gibi bana çarpıp kırılıyordu. Müzik bittiğinde bir kadından bahsettiğini hemen anladım, kendisine bir iş verecekmiş, belki bir daha burada göremeyecekmişim Rıfat’ı. Bunu başında pek önemsemedim hatta sigaram bittiğinde, Rıfat’ın elini sıkarak yanından uzaklaştım. Artık yalnızdım ve yürüyordum Tüm bunları düşünürken yağmur iyice susmuştu, yerlerdeki su birikintileri de olmasa yarım saat önce bu şehirde herkesin şemsiyelerle hızlı hızlı yürüdüklerine bazıları inanmayacaktı.
Artık size Rıfat’ın hikayesini anlatabilirim.. Kapının sesiyle birden uyandı.
- Kim o ?
- Ben, Rıfat...
mehmet nejat
büyümek gibi / bir gün
bir şarkı gibi bakabilirsin
( usulca bir akşama ve kaldırım taşlarına )
çünkü şimdi bir gök bulutlu gibi gelir peşinden
bir yerlerde yağmurlar varmış - bahsetme
uslandır beni
büyük meydanlardan
tiren ıstasyonlarından
ellerim ceplerimde dönmekten sevdalardan
- çünkü bu sokak güzeldir
denize çıkar artık bilirsin
ihtimal
sen kendine bir intihar buluyorsun
yollarımızın tam kesişeceği sırada
yolun kendiliğinden son buluyor
ve ben uzun zamandır
olmayan bir yola girmeye çalışıyorum
ve bununla da kalmıyor
ileri geri konuşuyorlar az yanımızda
terzilerden, yastık kılıflarından ve çarşaflarımızdan
bizim olan yastık kılıflarından ve çarşaflardan
eskiden bizim olan
ve ben ne söylersem söyleyeyim
ellerin bir iğneden farksızlar
bununla da kalmıyor tabi
garson rakımın rengini değiştirmeden durduruyorum
bir gezegen göçünün başlangıcındayız çünkü
güneşin ötesi ya da berisi farksız
aramızda bir dünyadan daha fazlası
bununla da kalmıyor elbet
bir iklim değişiminin tanıkları olarak orada
orası yani bir ülke
mandalinaların, portakalların ve bütün turunçgillerin cirit attığı
yalnız bir iklimli bir ülke
artık sen olmadığım bir zamanın iklimine dönüyorsun
ya da hepsini unutmalı
sen kendine bir intihar buluyorsun
seni öldürecek intihar kendini vuruyor
memet