11 Şubat 2014 Salı

şubat 2014 / 9

sana doğum gününde çiçekli 
masa örtüleri alacağım
                                       
dünyamız vay başımıza yıkılacak
ciddiyim bir sancı olarak görmüyorum bunu
huylanırım çünkü dilimdeki nuh'tan
seni bir ormanda saklayamıyorsam eğer
nolur bana tüfengimi ver
gidip gür bir sesle bağırmalıyım

sana ne söylesem de hatırlasan
bir adamın elinde tavus kuşuyla
caddeleri gezdiği filmi
yüzünü
hemen öyle eğme
biliyorum ecza depolarında uyandığını şehrin
öfkeyle söylenmiş bir söz gibi
ağrılarımıza denktir diye içtiğimiz su
gider her bir bardağa küfrederim

nolur bana tüfengimi ver
sana incinen yerlerimi göstereyim
bu ıvırlar bu zıvırlar eğreti duruyor hıncımda
şu ki
ağzının neresinde dağlanıyor gülmek
yürümek iyi gelmiyor bana
başım dönüyor doğuruluyorum

bir çocuğu omuzundan sarsıp sorsam
peşimde bir cümbüş bıraktım mı ben

mehmet nejat

Barış


          
     Tanrı’ya inanmıyorum ama bunun Allah’la bir alakası yok. Bunun sadece ama sadece bir adamla alakası var. O adam da Kutay Gündem Alan. Yani babam. Kendi günahlarını benim üzerimden temize çekmeye çalışan bu adam esnafın arasında sırıtmamak için Ramazan’da lokantayı açmaz, yalnızca cemaatle kılınan namazlara giderdi. Abdest aldığını pek sanmam, oruç tutmadığını zaten biliyorum. Bütün bunlar beni şimdi hiç ilgilendirmez ama o zamanlar bazı geceler hiç, bazı geceler eve geç gelip anneme çamaşır makinesi ve bana tetris olarak dönmesi gereken paraları metresine yedirdiği için beni ilgilendiriyordu. Annem ağlıyor, o ağladıkça tetris ve metres kelimeleri birbirlerine yaklaşıyordu. Ben lise çağlarıma kadar metresi, memelerinin arasında para elindeyse tetris olan bir kadın olarak tasvir ettim.
            
    Bütün bunlar babamı kötü bir adam yapmaya elbette yetiyordu ama onun asıl kötülüğü ben iki taşın arasından topu geçirip üç kornerin ardından atacağım penaltının hayaliyle yanarken ve daha kötüsü tüm mahalle arkadaşlarım bu hayale kavuşurken beni Kuran kursuna yollamasıydı. Evet, bir çocuğu asla arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirebileceği bir hayalden mahrum bırakmamalısınız. Eğer bırakırsanız ömürlük bir düşman kazanmayı da göze almalısınız. Babamın bunun farkında olduğunu sanmıyorum ama göze aldığına eminim. Sonuçta liseyi terk edene kadar derslerim, attığım ve yediğim dayaklar yüzünden babamdan şamar yemiş bir adamım. Dayak atmayı çocukluğumdan beri bu yüzden çok seviyorum çünkü dayak attığımda yalnızca bir kere dayak yiyorum.
             
   Kurs bana çok şeyler kattı. Şimdi unutmuş olsam da Latin Alfabesi’nden önce öğrendiğim Arap Alfabesi, onlarca ezberlenmiş sure ve duanın yanı sıra yanağının yalnızca sağ tarafında gamzesi ve benimkinin neredeyse iki katı olan burnuyla her gün benden önce kursa gelen bir çocuk: İsmail. Burnu sonraları daha da büyüyecek olsa da diğer yanağında hiç gamze çıkmadı. Hayatı boyunca taşıyacağı kronik mutsuzluğun sebebinin bu olmasını çok isterdim ama tabi ki değil. Kore Savaşı’nda şehit olan hiç görmediği dedesi de değil. İçeriği benzer olmasa da benimkiyle aynı, babası. Eğer babası anayasal düzene karşı gelmeseydi, hadi madem geldi anayasal düzeni değiştirseydi, müebbet hapis yemeyecek, annesi pek muhtemel üvey bir babayla evlenmeyecek, İsmail de babaannesiyle bir hayat yaşamak zorunda kalmayacaktı. Pek tabi babaanne şefkatinin yeri ayrıdır –sonuçta bunu hiç yaşayamamış olanlar da var- ama bir anne şefkati olmadığı kesin. İsmail ve baba şefkati konusuna ise hiç girmiyorum.
            
    İsmail’i ilk bana Fatiha’yı ezberlememe yardım ettiği için sevmiştim. Ki bu sevmelerim ilkiydi ve ardı arkası kesilmeyecekti. Maçta giymem için spor ayakkabılarını verdiğinde, önce benim sonra kendinin ödevini yaptığında, çikolatalı sütünün yarısını bana içirdiğinde zamanlarından başlayarak işe gitmediğim gün yerime gittiğinde, Neslihan’a alacağım kolyenin parasını verdiğinde zamanlarına kadar uzanacaktı. Okulda ve çıkışlarında zaten beraberdik ama bir zaman sonra artık geceleri de beraber olmaya başladık. Tabi ben, İsmail ve babaannesi.    
             
   Okuldan ayrılmaya ilk ben karar verdim ama İsmail’in peşimden gelmesi uzun sürmedi. Tabi ben çalışmak zorundayken o Türk Silahlı Kuvvetleri’nin artık kemiklerinin nerede olduğu belli olmayan bir adama verdiği maaş sayesinde yuvarlanıyordu. Her akşam üç bira içerken İsmail’in ayda bir görüştüğü babasını hapisten kaçırma planları yapıyorduk. Bunun üstüne onun üvey benim öz babamı bulabileceğimiz ilk mezara nasıl tıkabileceğimizi tartışıyorduk. Ben Neslihan’ı anlatırken o elbette ki susuyordu. Çirkin olmak değil ama sıradan olmak kötü bir şeydir. Çünkü kadınların ilgisini asla çekemezsiniz. Ben çirkin bir adamım ve en azından aradan sıyrılabiliyorum. Hem ağzım da laf yapar, bir kadını neresinden okşamaya başlamam gerektiğini bilirim. İsmail’se bu hikayedeki sıradan adamın ta kendisi. Gençliğimiz boyunca eli babaannesinden başka hiçbir kadının eline değmedi. Bence gerçekten komik olsalar da esprilerine benden başka kimse gülmedi. Keşke çirkin o, sıradan ben olsaydım ama yanlış gömlekleri en başından giymiştik.
            
    Bu şekilde planlarımızı uygulayamadan günler, aylar hatta yıllar geçmişti. İsmail’in babası hala hapisteydi, üvey babası da annesiyle. Ama plana uymasa da sonuca ulaşmış bir şekilde babam kalp yetmezliğinden bulduğu ilk mezara girmişti. Sağlığında kapısından gözleyemediğim lokanta bana kalmıştı. Piyangodan veya lotodan büyük bir para bulana kadar idare edeceğim dükkan bana kalmıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin parasını babaannenin temel ihtiyaçlarına ayırdıktan sonra lokantanın giderlerine harcıyor, sonra bütün ay o açığı kapatmak için çorba, pilav ve kuru fasulye pişiriyorduk. Hijyene önem versek de işçiler, memurlar ve öğrencilere kolaylık olsun diye indirdiğimiz fiyatlar aksi bir görüntü çiziyordu.
          
      Ve günlerden bir gün, İsmail’i, lokantayı, üç birayı ve Neslihan’ı ayıracak olan şey oldu. Belki de her şey mercimeği, pirinci ve fasulyeyi toptan aldığımız adamın beni borcumu ödemem için sıkıştırmasıyla başladı. Piyangodan hala para çıkmamış olması da bunları körüklemiş olabilir. Yemeklerini yedikten sonra hiçbir şey olmamış gibi kalkıp kapıya yönelen iki adama “Birader?” dememle başladı, arkalarını dönmeleriyle devam etti, bir tanesinin bana şamar atmasıyla hızlandı ve benim bıçağı sırayla saplamamla son buldu. İki dakika öncesinde hayat oldukça sıradanken, o an artık hayat bir film senaryosuna konu olabilecek hale döndü. Kaçılabilecek bir şey kalmadı elbette, adamlar meğer sivil polismiş, lokantada hesap ödemezlermiş gibi artık benim için teferruat haline gelen açıklamalardan bahsetmeme gerek yok sanırım. Polislerden biri hafif biri ağır yaralandı ama ikisi de ölmedi. Bense o gece, ondan sonraki gece ve çıkacağım ilk mahkemeye kadar her gün ve gece sürekli dayak yedim. En az 6-7 sene yatarım vardı ve ben yatmak istemiyordum. Salih Abi’yle konuştum, her şey ayarlandı, iki kişilik, Avusturya yolcusuyuz.
             
   Sen orada olsan da değişecek olana dur diyemezsin belki ama bunun en olmayacak zamanda ve sen yokken değişmesi bir tür cinayet. Ya da açık konuşacak olursak yatarımdan yırtmak için iki kişilik ayarladığım geri kalan hayat planı bir kevaşe dürtüklemesiyle dostum kardeşim İsmail tarafından mahvediliyordu. Şimdi tekrar kapalı konuşacak olursak Nazife İsmail’le benim Avusturya’da yaşayacağımız hayatı öldürüyordu.
           
     Ben içeriye girdim, tam 6 sene 4 ay 18 günlüğüne. İsmail Nazife’yle evlendi. Meğer Nazife hamile kalmış, adam çocuğu istememiş, çünkü adam evliymiş. Nazife de bir yerde barınabilmek için evlenmesi gerekmiş, evlenecek adam olarak da tabi bizimkini bulmuş. Bizimkinin neden, nasıl buna ikna oldu bilmiyorum. Muhtemelen yanlış gömlekleri giydiğimiz için. Ki artık nedenin nasılın hiçbir önemi yok.
            
    Okuduğum kitap sayısı kadar sigara paketi bitirerek 6 sene 4 ay 18 gün yattım ve çıktım. Geçenlerde bir gün Tophane taraflarındaki merdivenlerden Eminönü’nü gözlüyorum. Karşıdan karşıya geçen, büyük burunlu tek gamzeli bir adam gördüm. Önler açılmış, hafif kambur çıkmış ve saçlar kırarmış. İsmail ben ona bakarken hareket edemez. Ona baktım, o da bana baktı, hareket edemedi. Ortada metafiziksel bir olay yok. 12-13 yaşlarında bir gün karşıdan geliyordu yanında da inşaat, ben buna bakınca durdu, iki adım önüne tuğla düştü. Çok güldük, bundan sonra dedim ben sana bakınca dur, ben espri yaptım o ciddiye aldı. Hala daha demek ki ciddiye alıyor.
           
     Ne yapacağımı en çok bilemediğim anı o an yaşadım, İsmail’se dibime kadar geldi, sarıldı ve ağlamaya başladı. Bense ne ona sarılıyor ne kendimi geri çekebiliyordum. Yürümeye başladık sonra mahalleye doğru. Susuyorduk. İki insan konuşarak yürüyorlarsa ortada bir konuşma vardır ama iki insan susarak yürüyorlarsa ortada iki konuşma vardır. İsmail benle ne konuştu yol boyu bilmiyorum, bense sürekli “neden?” diye sordum.
              
  Ali Abi’nin kahvesi hala yerinde duruyor, kapıdaki masalardan birine oturup ben oralet söyledim İsmail soda. Bir anda heyecanla “Barış, dedi, eğer bir kadının peşinden gitmek varken bir adamın peşinden gitseydim, dedi, bana enayi derlerdi.” Galiba kendince mantıklı bir açıklama bulmuştu yaptığına. Az gülümsedim, yalnızca “Sen çok yanlış anlamışsın İsmail” dedim.
           
     Bir dosta değer verdiğini ne yaparak gösterebilirsin ki? Geri kalan hayatını ona göre planlayarak mı, malvarlığını onunla paylaşarak mı yoksa  maçta giymesi için ona spor ayakkabılarını vererek mi? Artık bu tip soruların hiçbirine cevap verebilecek durumda hissetmiyorum kendimi. İsmail’in suçlu olduğu kadar ben de bencilim, biliyorum.
             
   Ben bunları düşünürken Nazife kaldırımda göründü, kahvenin duvarına yaklaştı, önce bana bakışlarıyla vurdu, sonra “Hadi, dedi, hadi İsmail eve.”
           
     İsmail’e baktım.

mehmet meşe

Sarıl Bana



Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hâlâ
Sevgiler bekliyor sürekli senden.
İnsanın bir yanı nedense hep eksik
Ve o eksiği tamamlayayım derken,
Var olan aşınıyor azar azar zamanla.

Anamın bıraktığı yerden sarıl bana.

Anılarım kar topluyor inceden,
Bir yorgan gibi geçmişimin üstüne.
Ama yine de unutuş değil bu,
Sızlatıyor sensizliği tersine.
Senin kim olduğunu bile bilmezken.

Sevgiden caydığım yerde darıl bana.


metin altıok

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim



                 Joanne Greenberg: hayatı ya da kişiliği hakkında çok fazla bilgi edinemediğimiz, yayınlandığı yıllarda oldukça ses getiren romanlarını takma isimle yazmış, 1932 doğumlu Amerikalı bir kadın yazar.  Eleştirmenler tarafından tam olarak kurgusallık içermediği için bazen roman kategorisinde değerlendirilmeyen, fakat bu tarafıyla ve bizzat yazarının geçirdiği bir ruh hastalığının vesikası olması sebebiyle psikologların incelediği, 1964'te yayınlanan, adı güzel kendi güzel kitabı: Sana Gül Bahçesi Vadetmedim.

  Çok basit olarak ifade etmek gerekirse Sana Gül Bahçesi Vadetmedim için 16 yaşındaki şizofren Deborah'ın hastalık ve tedavi sürecini anlatıyor denilip geçilebilir; ama bu kitabın psikolojik gerçekliğini ve derinliğini yadsımak olur sanırım. Çünkü kendine zarar vermeye başladığı için ailesini tarafından bir ruh hastalıkları hastanesine yatırılan genç Deborah, aslında Greenberg'in kendisidir ve kitabın merkezinde duran şizofreniyi bu kadar görünür kılan da bu biyografik temeldir. İlla bir kurgusal düzlem aranacaksa, geniş bir çerçevesi çizilip dünyadan kopuş/hastaneye giriş'le başlatılıp, hastaneden kopuş/ dünyada dönüş'le sonlandırılabilir metin. Ama çerçevenin içindeki asıl resim Deborah'ın zihni ve zihninde yarattığı karmaşadadır. Greenberg'ün ustalığı ve kitabın etkileyicilik dozu da burada yükselir. Deborah'ın düşüncelerinde gezmeye başladığımızda Greenberg'ün dili, şizofreni ya da herhangi bir ruh hastalığının zihin ve ruhtaki yansımasına dair çok az fikre sahip bir okuru bile hastalığın doğasına sokup gerçek manada allak bullak edebilecek kadar konuya hakimdir.

 Greenberg elbette kitabı bir şizofreni hastasının günlüğü olarak ele almamış yalnızca. Deborah'ın hastalığı hem psikolojinin bilim kısmına dokunuyor, hem de hayatın tam ortasına, “normal” kavramının üstüne düşüyor. Deborah'a şizofren etiketini yapıştıran kendi kafasında kurguladığı ve “Yr” adını verdiği dünyaya düşüp, mantıktan kopması ve bu kopuşla zaman zaman intihara kadar sürüklenmesidir. Hastalığın nasıl yükseldiğini, Deborah'ın diline ve tanrılarına kadar her ayrıntısını kendi elleriyle yarattığı zihnindeki bu dünyadan okurken, aslında onun gerçek dünyadan kopukluğunu, iletişimsizliğini, tutunamayışını görmüş oluruz. Greenberg bunu sert ve karmaşık bir şekilde yüzümüze çarpmakla kalmaz; bir şekilde Deborah'la empati kurmamıza da sebep olur. Onunla beraber biz de Yr'e düşer, oradan dünyaya çıkmaya çabalarız. Hastalıkla beraber arka planda devam eden tedavi süreciyle beraber bir kurtarıcı çıkar karşımıza: Dr. Fried. Deb'in deyimiyle “Furi”, onu çok ağır ilerleyen hatta bazen tümüyle gerileyen bir tedavi sürecinin içine sokar; bu anlamda onu dünyaya davet eder. Okur olarak kendini yemekhaneden çaldığı kibritlerle yakmaya çalışmasına tanık olduğumuz Deb'in iyileşmesini, normalleşmesini isterken Dr. Fried gibi sabırlıyızdır. Deborah'ı anlamaya başlayalı çok olmuştur; onu etraftan koparıp kendi içine çeken şeyleri, “bizi dört bir yandan saran , neredeyse kudurmuş bir dünya”nın bize dokunan taraflarını da buluyoruzdur onun uyumsuzluğunda. Biz “normal insanları” Deborah'tan ayıran şey de buradadır: kaçtığımız zihinsel sığınağın bir adı, sınırları olmaması ve istediğimizde gerçekliğe dönebilecek olmamız yalnızca. Deb, onu dünyaya katılmaya çağıran Dr. Fried'a dünyanın çirkinliği ve kendi güçsüzlüğünü göstererek itiraz ettiğindeyse Dr. Fried hepimize seslenir: “Bak, dinle beni, sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim, ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim. Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik: savaşım.”  

                Deborah'ın hastalığından sıyrılıp bakınca kitaba, onun dışındakileri; ailesini, çevreyi ve hastaneyi görürüz  - yani onun iyileşmesini “sofra adabını bilen ve bizim kararlaştırdığımız  geleceği kabullenen biri” olmasını bekleyenleri. Greenberg burada da, toplumun bir şekilde  “anormal” olarak nitelendirip ittirdiği insanları ve onların normalliğe inancını incelikli bir şekilde eleştirir: “ Gizliden gizliye düşünmenin dışında, kendilerini hiçbir zaman ayrıksı ya da tuhaf olarak nitelemeye cesaret edemeyen kişilere göre özgürlük çılgın, kaçık, çatlak, daha ciddi boyutlarda da deli, anormal, dengesiz ve aklını oynatmış biri olma özgürlüğüydü.


                Deb tam ucundan tutup tırmanacağı zaman hayata sırtını dönmüş bir kadındır, fakat anlamaya çalışırken henüz 16 yaşında kendisini delirtmeyi başaran dünyaya yüz çevirmiş, kendi diline ve kurallarına sahip bir evren kurgulayabilecek kadar güçlü bir dahi olarak da kitap boyunca hayranlık uyandırır.Bu hayranlığın bir kısmı da hastalığın nasıl anlatılacağını çok iyi bilen Greenberg'edir elbette. Satır satır “deli”yi anlatan, onu gerçekten anlamamız gerektiği biçimde anlatan kitap merhamet uyandırmaya çalışmaz, korkmamıza da sebep olmaz. Olsa olsa fazlasıyla rahatsız eder bizi ve ezberlediğimiz normal-anormal kavramlarını.

Şizofreniden yükselen, onun etrafında dolaşan, onunla yoğrulan bir hikayenin akıp gitmesi, bir solukta bitmesini beklemek fazla alıklık olur; Sana Gül Bahçesi Vadetmedim de kolaylık vadeden bir kitap değil. Başı ve sonu keskince çizilebilecek bir kurgusu yok, peşinden sürükleyen bir dile de sahip değil. Onu rahatsız ediciliğinin güzelliği için okunması gereken kitaplar listesine, yazarı Joanne Greenberg'i de hakkında daha fazla şey bilinmesi gereken sıtkı sıyırmış kadınlar listesine almak daha yerinde olur.

Deborah , dünyanın o korkunç kargaşa-okyanusunda boğulmuş kişilerin hala beti benzi sararmış, soluğu kesilmiş bir haldeyken, gene bu okyanusa dönüp bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha denemesine yol açan ne gibi bir şey var acaba, diye merak etmekten başka bir şey yapamadı.”  


pınar dönmez

suç duyurusu


İçerken geldin hüviyetime,
dillerin yaşlı
sabrın genç,
güzelleşmiş ve tatlanmış
teninle kaleler yaparak
karşıma dikildin;
yüzün sürdün
yüzme,
balık gözlerin
kıpır kıpır dudaklarımda…
dikildin karşıma;
yüzün baldan bozma
şerbetler sunar diyarlarıma

. . .

Görmedim geldiğini,
yerler ıslak,
etrafı bulutlarla çevrili
tepeden bağırırken
yerler hala ıslak…
ellerin tülden;
köprülere saçılmış kuşlar
evine geldiğimiz
çakıllı yoldan bu yana…
koştuğumuz tarlaları
harmanlamış bir rüzgar,
ellerin hala tülden…
oysaki;
bir verandanın
önünde aşkla eğildiğimiz
güzelliğinize
güneşler süreriz
boylu boyunca
içimizden.

. . .

Varlığım kara,
parıldar çıktığımızda yolculuğa,
götürmeye geldim
demiştin;
hoş geldin.

. . .

Bağın kavrulduğu yollar
harmandır gönlümüzde,
gelirken bin hürmette
testiler al içimize yakışır…
varla yok arası hüzünler,
tahttan, ihtişamdan uzak,
vazgeçtik;
karnımız tok, sırtımız pek
sağılığına duacıyız sevgilim.
. . .
Denizler kalkıyor gemilerden şarap şişeleriyle boşluğa…
ağları uğurlayanlarla dolu kıyılardan koca gökyüzüne ağlayarak bırakılan…
. . .
Atların dermanı yok,
nehir kenarlarından
kaçışıyorlar tepelerin koyunlarına…
bir çığ büyüyor üstlerine doğru
bir ateş yükseliyor derinlerinden
yeleleriyle savrulan yalnızlıklarına…

jean pierre fabien

Tarhana Pupa Yelken


“Böyle seviyorum işte.” Avucunun içinde, o her zaman güneşe siper eder gibi konuştuğu koyulmuş lekeyi gösteriyor. “Bir gün, Yankı yanaşırken babam halatı savurdu kıyıya volta için, ben de tuttum ipi, işin içinde elim olsun istedim. Tekne gerileyince ip avuçlarımın içinde hızlıca kaydı, sıkıca tuttum, böyle yandı elim. Yara izlerini severim ben. Bundan –yine gösteriyor- başkasında yok çünkü. Hep doğum lekem olsun isterdim ama artık istemiyorum. Doğuştan sahip olunan şeylerin anısı yok. Zamanla bıkkınlık verebilir. Yara izlerim benim güçlü olduğumu gösteriyor.” Gülüyor utanır gibi görünmeye çalışarak. “Ben bi eve uğrayayım, yine gelirim.”
“Biliyor musun, babamın geleceği günü düşledikçe nefesim kesiliyor. Kitleniyorum o ana. İnanamıyorum gelecek olmasına. Ama gelecek. Emekliye ayrılacak çünkü senelerdir demir yığını gemilerde, Yankı’nın kokusunu bile unutmuştur garibim. Öyle güzel ki bunları hayal etmek. Düşünsene, bir gün kapı çalınıyor. Her seferinde babam mı diye koşturmaktan sıkılmış olduğum o gün isteksizce açıyorum kapıyı. Karşımda O. Beyaz şapkasını çıkarıyor kafasından, teni kavrulmuş. ‘Hadi hazırlan.’ diyor. Yankı’yı çıkarıyoruz depodan. Kapının önünde senelerdir çalışmayan Skoda’nın arkasına takıyoruz onu. Tekerlerin üstünde küskün ama heyecan içinde dikiliyor kızım. Sahile iniyoruz. Kumların üstüne indiriyoruz onu, sürüklüyoruz denize. Önce soğuk suya alışmaya çalışıyor. Titrek titrek ilerlerken bir de bakıyorsun denizde pupa yelken. Sonra o girinti, bu koy derken. Durak durak içiyoruz denizi. Düşünsene be.”
Düşündü elbet adam. Deniz vardı orada, arada. Ve onun ayakları hep sürüdüğü karada. Denizi alır mıydı aklın gözlerin mavi değilse? Kaşları çatık onun kavisli ve kahve. Orman da demezsin ona ama kesilmiş ve yan yatmış odunlar bir ovanın yamacında. Nefretimi ben bağışlıyorum sana kız. Sen bunu kazanmak için sadece konuşmuş olabilirsin, işe bak ki herkesin dili var.
 ***
Yokuşun başından santur sesi geliyor. Santur sesi ona arka çıksın o halde. Evin arka tarafına yaslanmış depoyu buldu adam. Kapısını zorladı. Zorluk çıkarmadı kapı. İçerisi karanlıktı. İçeri girmesiyle havada uçuşan tozlar boşlukta şeritler halinde uzanıyordu. Şiddetlice bir hınkırdı. İçerisi havasızdı. Derinlerinde zifiri bu odanın diğer ucunda yelkenleriyle bir tekne olduğu fikri onu ürkütmüştü. Göğsü gergin ve devasa bir şeydi yelkenliler. Kavgalara ilkin göğsüyle girmeyi becerememişti hiç. Omuz çıkıntılarıyla sinikti adam.
Ve derken tutuşmalar ile küller.
-Nefretim sana değildi kızım. Yaktım ve anladım. Mahzunluğunu görünce benim de içime kor oturdu. İzah bulamadım. Kaçtım.-
 Ağlanır tabi. Elbette ağlanır giden teknelere. Elbette ağlanır gelmeyecek, hatta gidememiş babalara.
***
 Bir avucunda çelik kâsesi; içinde çorbası, yatakların üstünde kuruttuğu tarhana. Diğer elinin tersiyle siliyor yanaklarını, hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Karyolasında uzanan, sırtı yastık yastık desteklenmiş babasına kaşık kaşık içiriyor bol kekikli, naneli tarhanasını; ağzının kenarlarında birikmişleri de kaşığıyla toplayıp tekrar yedirmeyi ihmal etmeden. Bir kaşık daldırıyor, üç hıçkırıyor.
“Ama—ben- onu çok seviyordum baba. Hık. Ama baa-ba nasıl olur öyle. Hık. Gidecektik ya baba. Hık Ama sen söz vermiştin ba-naa. Hık. Baba. Hık. Bana.”

irem kulaber

koza yırtımı


çünkü adını söylerken iyiyim
dini bir tören gibi
adını söylerken


kadın
geldiğin ılık-usul bir kelimedir
sen, benim yalvaç yanım
yokluğun afrika dillerinde ne demektir

damarlarımı bağlayıp tutacağım bu yüzden
arınmanın ve bir tohumun toprağa
ilk dokunuşunun verdiği hazzı
sana ayakta duran bir inanç getireceğim
dini bir tören gibi karşılayacağım seni
çünkü en anaç canlısın sen elbet
doğanın yüzüme sunduğu
bir dağ çiçeği devrimciliğiyle

az az ağlıyorsun
soyunmanın sorunlu olduğundan
ve bu pansumanı aksamış bir yara olduğundan bende
her koza yırtımında
keşfi mümkün-değil alfabelerden
ganj nehrini andıran masallar gönderirim
oyup oyup yaşlarımla atlasları


sen güzelliğini ipek yolundan aşırdın
ben kadırgalar döktürdüm koylara
öyleyse
devam et fesleğenleri okşamaya
ben portakalları sıkayım
birleştir yatakları perde perde
seni şimdi okyanusta göreyim

                                                                              mehmet meşe

19 Kasım 2013 Salı

kasım 2013 / 8

sana değil leyla'yadır bu papatyalar‏

göğsündeki yumruk dünyaya çarptıkça irkiliyorum   
gökyüzünü ve ormanları genişleten
bir tayın uğuldayan bacaklarını duyuyorum
göğsündeki yumruk dünyaya çarptıkça
uykularımda ruhumdan aşırtamadığım rüyalar
ey içimdeki kuyulardan çıkar beni
ey içindeki ırmaklara bağışla

taşırdığım son satırdır işte:
vakti kanatacak silahlarımız yok artık
bir daha hangi yüzyıl görüşürüz
sevgilim
hangi çağı kapatan mızrak akıtır kanımızı

ey kıyısız bir denizin sırtında tutunan mavi
ey göğsümde taşıdığım yaman zemheri
yüzün koparılmış bütün çiçeklerin hıncında durur

akılmda bir terzinin iplikten yaratıldığı vardır
bu uzayıp giden bir hikayedir anlatılır krallara

krallar avlarından erken döner bu yüzden
ben seni sevdiğimi böyle ilan ederim

sevgilim kanayıp duran bir oyuktur evren
çınlar kulağında bir gezginin

niçin söylenmemiş sözler düşünürüm sana

mehmet nejat

Haydar

                Aslında ilk baş böyle değildi, çok güzeldi. Kapalıçarşı’da iki dükkan alıp vuracaktık. Sonra bozuldu. Altı kişiydik biz, Ray Mahallesi’nden. Sırf içinden ray geçiyor diye adı Ray Mahallesi konulmuş bir mahalleden çıktık. Birimiz çirkinsek birimiz uzunduk. Hayat birimize eksik verdiğini hep diğerinde tamamlamış gibiydi. Aslında gelişlere gidişlere daha çocukken alışmıştık, el sallamayı iyi bilirdik. Ama kötülük etmeden büyüyüp kötü olduk. Öğrenmeden becerdik ne becerdiysek, yalnız görerek. Taklit ederek.
          
      İlk Kerem gitti İstanbul’a. Bir iki yaş büyüktü bizden, üniversiteye gitti. Avukat olup çıkacak dedik, sevindik, avukat olup çıktı, gerçekten sevindik. Yol öğrendi, yordam öğrendi, her şeye o çekti bizi. İlk o bıraktı. Aramızda en son o başladı sigaraya, bizi ilk o sattı. Hepimizin aklına girdi. Uğruna yürüdüğümüz, dedi büyük olsun. İyi yaşayalım. Rıza babasının dükkanında takılırdı yoksa, ben berberde devam ederdim. Mesut’un sanayide işi iyiydi, belki güreşmeye devam ederdi. İlyas belediyede, Tevfik kalorifercide kalırdı. Olmadı.
            
    Gene bu aylarda, üstünden 24 sene geçmiş. Her Cumartesi akşamı olduğu gibi gene içiyoruz, Civan’ın Çayırı’nda, söğüdün altında. Kerem bayrama gelmiş, yanında iki şişe de bizim oralarda bulunmaz vodka getirmişti. O gün de sıra Rıza’da, - her hafta birimiz alırdık bir kasa birayı- kendi Tekel’inden doldurmuş bir kasa birayı Kartal’ın bagajına. Yavaştan başladık, konuşuyoruz, söylüyoruz, Kerem gelmiş mutluyuz. Birden Kerem girdi lafa. Böyle böyle dedi, iki dükkan var, birini kapattım bile. Bir evim var, bir tane daha açarız. Üçer üçer yerleşiriz yolumuzu bulana kadar. Sonra hepimiz ne istersek ona. Orada para buradaki gibi değil dedi, bir gelmeye başladı mı çok gelir, istesek de önünü alamayız. Çok heyecanlıydı, bağırdıkça daha çok, coştukça daha çok. Konuşmasa da biz onun hayallerini anlar gibiydik, gözlerini yukarıya dikişinden belliydi kurdukları. Hep daha fazlasından bahsediyordu. Mesut duramadı, tamam kardeşim, dedi, gelir gelmesine de ya gelmezse, biz her şeyi bırakır ne yaparız ? Kerem önce yumuşattı bu lafları, kontrolün hep kendisinde olduğu belli oluyordu, geri kalanımızı hipnoz etmiş gibiydi. Bizi hafiften yokladı, sanki Mesut’u tek bırakmak ister gibi, bundan emin olunca da, bak kardeşim, dedi, ben bu kadar adamı, bu kadar kardeşimi emin olmasam işten, yokuşa sürer miyim ? Neyse o gün öyle bitti, biterken de iyi düşünün, dedi, 4 gün daha buradayım, “he” derseniz oturur konuşuruz. Benle Tevfik’in aklına yatmıştı, İlyas’la Rıza düşünelim dediler ama “he” diyecekler belli. Bir tek Mesut karşı çıktı işte ama Mesut dahil hepimiz onun bir şekilde ikna olacağını biliyorduk. Mesut daha duygusaldı bizden, kalalım isterdi söğüdün altında. Ömrümüzün sonuna kadar, sadece o kadar adam, sadece o söğüdün altında kalsak sesini çıkarmazdı. Ama biliyorduk, gidelim diyecekti.
       
         Eve gittim o gece, ufak bir suyun altına girip, çektim pijamaları, uzandım yatağa. Olur mu olmaz mı ? Olsa nasıl olur, olmaz dersem herkes giderse burada tek başına ne yaparım ? Sonra cebimi düşündüm, Kerem öyle bir etkilemişti ki, sanki gideceğiz daha ikinci ay herkes köşeyi dönmüş olacak. Kimin kimsenin muhtaçlığı kalmayacak. Burada kalsam, dedim kendime, ustam ya çok yaşlanacak kendi devredecek ya Allah gecinden versin toprağa girecek, ancak öyle dükkan bana kalacak. Bizim burada eskiden adet öyleydi, bir ustanın yanından çıktıysan onun karşısına dükkan açamazdın, açsan zaten iş yapamazdın, ayıptı. Sevdiğimiz ettiğimiz yoktu ama gün gelip mecbur evleneceksin. Onu da artık anamın teyzesinin kızı mı olur babamın dayısının kızı mı olur, anam hangisini beğenirse. Oradan tut elinde kalsın, buradan tut elinde kalsın, en son dedim tamam ben evet diyorum. Aslında ben Kerem konuşmaya başladığında evet demiştim de, o gece kendime evet kılıflarını iyice ördüm.
           
     Bayramın 2. akşamıydı. Kerem ya yarının akşamı ya öbür günün sabahı yola çıkacak, buluştuk yine. Ben aklımdan kurmuştum aslında, oturur oturmaz, böyle böyle deyip düşündüklerimi anlatıp tamam diyecektim. Ama bir baktım, sanki geçen günkü adam o değilmiş gibi Mesut girişti lafa: “ Ne bok yiyoruz ki lan sanki biz burada ? Gidelim amına koyayım, cebimiz para görsün, biraz da bizim yüzümüz gülsün.” Artık Kerem ne dediyse Mesut hızlanmış. Öyleydi zaten biraz Mesut, gazı verince elinden gelmeyecek iş yoktu. Sonradan öğrendik ki, Mesut’un kadınlara biraz zaafı vardı, biraz değil çok zaafı vardı. Kerem demiş, bak oğlum oranın kadınları buranınkilere benzemez, ayarlarım sana da bol, şunu da yaparız bunu da yaparız. Konuşmuş işte, Mesut da “he” demiş, “gidelim amına koyayım.” Kerem iyi bilirdi adamın bam telini, bilmese de bulurdu, belli Mesut’unkini de bulmuş ve basmıştı. Neyse bu böyle hararetlenince, ben de verdim peşine gidelim tabi, dedim, anlattım düşündüklerimi. Tevfik de peşimden geldi. Rıza’yla İlyas kaldı en sona. İlyas aramızda en sessiziydi zaten, gerimiz tamam dedi miydi, o da tamam bile demez önden önden yola düşerdi. Babasızlığındandı belki, en az konuşup en çok iş yapanımız oydu. Neyse, Rıza dedi, benim aklıma yattı yatmasına, herkes tamam dedikten sonra yok diyecek adam zaten değilim de, Menekşe’yle konuştum, gitme dedi. Kışa doğru nişanı yaparız, yaza da evimizi kurarız. Ben bilmediğim etmediğim yerde yaşamam dedi. Ne diyeceğimi bilemedim ben de. Bir daha konuşayım sizle, dedim. Kerem o dakikaya kadar, sanki barutu yere serpmiş, kibriti de atmış üzerine, yangının büyümesini izler gibi tek kelime dahi etmeden bizi izliyordu. Arada, işlerin kendince doğru gitmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirmek ister gibi gülümsüyordu sadece. Geçen gece olduğu gibi, Rıza’yı da o karşıladı. Tamam kardeşim, dedi, biz sana evlenme düğünü yapma burada yaşama demiyoruz, gel işimizi kuralım paramızı kazanalım, sonra geri dön, seni sonra unutacak değiliz ya, yollarız kardan payını, hem belki senin burada kalman iyi olur, bir evimiz olur burada ha, dedi, hepsini kapatmayalım. Güldü sonra da, bildiğin kahkaha atarak güldü, hafif gevşemişiz zaten hepimiz 5 dakika birbirimize baka baka, hiç konuşmadan güldük. Kimse İlyas’a bakmadı bile, hepimiz tamam dediğinden emindik zaten. Gecenin sonunda yürürken evlere doğru, Kerem herkes hazırlıklarını tamamlasın o zaman, benden haber bekleyin, sonra siz de gelin, görün, en son da bitirelim şu işi, dedi. Müthiş bir güven duyuyorduk o zaman Kerem’e karşı. Sanki Hızır gelmiş yetişmiş, biz çok büyük bir bataklıktayken kurtarmış hayata tutundurmuştu. Halbuki sonradan bakınca, biz halimizden gayet memnunduk, öyle durumumuz iyi değildi ama kötü hiç değildi. Zengin değildik elbette ama çok fakir hiç değildik. En azından kafamız rahattı. Bizi önce çok kötü olduğumuza inandırdı, sonra da çok iyisini yapacağına. Yalan yok, inandık.
              
                   O geceden sonra aradan çok değil ya bir ya iki hafta geçti, haber geldi. Hepimiz zaten çoktan hazırlanmışız, Tevfik hariç hiçbirimiz daha önce görmemişiz İstanbul’u ama hepimizin aklında avcumuzun içi gibi bildiğimiz bir şehir var, toplamda beş tane şehir, beş İstanbul. Vardık, aldı bizi Kerem, evi tutmuş dayamış döşemiş elinden geldiğince, mutlu olduk. Hemen sonraki güne dükkanları gördük, Kerem hiç susmuyor, sanırsın mal sahibi övdükçe övüyor. İyi dedik, kötüyü görsek şartlanmışız zaten iyi diyeceğiz. Pederlere haber salındı, krediler hazırlandı, ananın yastık altındaki altınlara uzanıldı, birikmiş üç beş kuruş ele alındı. Borca girildi velhasıl ama birimizin bile altında kalacağımız, işin kötüye sürükleneceği yok. İyiydi o sıra her şey iyi.
                Birkaç gün aval aval dolandık, gezdik tozduk avcumuzun içinde. Derken dükkanlar hazırlandı, para ödendi işi kuracağız. Bir sabah bir uyandık. Ben, Kerem, İlyas bir tarafta kalıyoruz, diğerleri öbür evde. Uyanınca gördüm bir kağıt mutfakta masanın üstünde, açtım ki Kerem’in yazısı. Dilim varmıyor aslında kardeşlerim demeye ama affedin beni, etmezsiniz ama gene de hakkınızı helal edin, diyor. Şaştım kaldım, ne olmuş, ne demek istemiş. Aklıma intihara gittiği falan geliyor, başka bir şey gelmiyor. Ama öyle olsa kardeşlerim demeye niye dilin varmasın. Gittim, İlyas’ı uyandırdım, diğerlerini çağırdım, onlar da iki kat aşağıda oturuyorlardı zaten bizim. Oturduk düşünüyoruz, ne yapacağız, ne edeceğiz. Gittik çalıştığı yere tabi yok, ayrılmış iki hafta oldu dediler, polise gittik sonra, bulamadılar falan filan bu iş bir haftayı buldu ki, haber aldık. Aksaray’da Cerek Selim diye bir adam varmış, mekanları şunları bunları, bir yandan da müteahhitlik yaparmış. Kerem onun yanından çıktı. Rıza sinirli, Mesut daha sinirli. Biz gene sakiniz. Herkes bir şeyler öğrenmek istiyor ama Kerem susuyor, en son Mesut dayanamadı üstüne yürüdü ki Mesut’un bu Selim’in adamlarından biri silah çekti. Sonra tuttuk tabi biz bizimkini, gel dedik, siktir et.
          
      İş aslında siktir et deyip geçilebilecek cinsten değildi, biraz deştik, mücadele ettik ama bir şey çıkmadı, o zamanları hatırlamak istemem pek, bizimkiler de istemezdi. İnsan kazıklandığını öğrenince kendinin aptal olduğunu zaten anlıyor ama nasıl kazıklandığını öğrenince… Neyse onu inşallah yaşamazsın da öğrenmezsin de. Bunu yaşadıktan sonra elde avuçta bir şey kalmadı, dükkan işi yalan, para kalmadı. İşte orada bir an vardı, kırılma anı. Geri dönsek belki geri dönerdik, rayına otururdu tekrar her şey. Ama yüzümüz yoktu galiba dönemedik.
                Sonra her şey birkaç yıl içinde çözüldü, hiçbir şey uzamadı. İlk Mesut gitti. Orada da, Kartal tarafında sanayide işe girdi. Tutundu da, sevilecek adamdı çünkü. Ama belası işte bir kadınla tanışmış, geceleri gider gelirmiş. Biraz zaman geçince öğrenmiş ki kadın evli. Adam gece vardiyasında çalıştığından ev boş. Önce afallamış sonra kadına dayanamamış. İş uzadıkça uzamış, bizim haberimiz yoktu, en son oldu. Bir gün adam yakalamış, bir şekilde halletmişler ama bizimki uslanmayıp ikinciye de yakalanınca adam bizimkinin de kadının da vermiş ağzına mermiyi. Adamı tanımam bilmem belki hala hapistedir, bizimkini gömdük. Naif çocuktu Mesut, bizden hafif kısa hafif de genişti. Güreşiyordu işte biz ortaokuldayken, il şampiyonu olmuştu. Sonra bölgeye gitti, dediğine göre Karadeniz’de de 4. olmuş. Dedim ya önceden şu dünyada sadece altımız olaydık yaşıyor olurdu şimdi. Ama ilk onu gömdük.
             
   Çok değil gene o sıralar İlyas da tuttu o sıra belediye üzerinden bulmuş bir şeyler. Bizim oranın başkanı, İlyas’ın dayı olurdu. İlyas’ı o büyüttü sayılır zaten. Neyse çok deşmeyelim o tarafları, bir gün bir geldi fırın işine gireceğim dedi, simit yaparım poğaça yaparım açma yaparım, bulurum bir şekilde yolumu. Şimdi olacak ya da olaydan önce olacak, İlyas bir işe girecek, ben onu yalnız bırakacağım, hayatta olmaz. Ama o sıralar Kerem nasıl vurduysa birbirimizin suratına bakamaz olmuştuk, çünkü biraz uzun baksak birbirimizi suçlayacaktık. Açtı fırınını, ufak da bir çevre. Kazanıyor dedik herhalde, ulan kazanıyor da bir adam ikinci ayına araba alacak, lüks yaşayacak parayı kazanamaz ama bizimki yüzüyor. Bizle de irtibatı hafif hafif kesiyordu ki bir gün öldüğünü öğrendik. Öldürüldüğünü. Ne bok karıştırdıysa pezevenk, kimin neyinin sınırını deldiyse, mevtayı göremedik bile. Öldürmüşler atmışlar bir kenara, sorduk soruşturduk da öyle öğrendik. Öyle sessiz, öyle sakin derdik. 28 sene sustu, yaşadı, 2 ay bağırayım dedi, olmadı. Babası gibi olsun isterdi zaten, olacaksa – ki mecbur olacak – erken olsun ölüm, alıştırmasın beni kimseye.
       
         Sonra Tevfik’e oldu olan. O hiç boka bulaşmadı, temiz yaşadı, dini bütün adamdı zaten. Sadece para kazanayım istedi, yarınki yemeğimi çıkaracak kadar. O kadar kazandı. Bir otobüs firmasına girdi, gece direksiyonda, gündüz uykuda, gece yine direksiyonda. Bir süre böyle geçti, desem ki 5 ay kadar. Televizyondan öğrendim onunkini de, tipik bayram öncesi trafik kazası, insan bilemiyor. Yanı sıra almış 23 kişiyi de, gitmiş. Tevfik’in üzerine çok konuşamıyorum. Çünkü bana en çok benzeyen oydu galiba. İlk arkadaşım, karşı komşumuz. Okulda sıra, mahallede takım arkadaşım. İnce, uzun, sakalı bir çizgiyle çekilmiş gibi uzayan, yazık bir adamdı. Yazık öldü.

                En sona Rıza kaldı, gene o biraz fazla yaşadı. 3-4 sene daha. Fabrikaya girdi, deterjandır çamaşır suyudur üreten bir firma. İyi de tutundu, çalıştı uzun süre. Bir ara midem ağrıyor demeye başladı, bir iki gitti geldi ki doktora, mide kanseri dediler. Onu dediler, çok sürmedi. 4 ya da 5 ay sonra onu da gömdüm. Nazlanmadı hiç hastalığa, yok ben duracağım demedi, gönlü var gibiydi, meyilliydi mezara. Ya böyle işte Ahmet Efendi, gördüğün gibi anlattıkça azalıyorum. Bir dahakine gel Rıza’dan başlarım daha uzun anlatırım.

-          Peki sen ağbi, sen ne yaptın ?
              
  Ben, o ilk girdiğimiz Kerem’in evinde tam 7 sene daha yaşadım. Yolu yordamı ben de öğrendim. İş buldum çalıştım, inşaatından lokantasına işportasına. En son Rıza’nın ölümünden bir iki sene sonraydı, Hafize Abla haber etti, ustanı kaybettik, gel dükkan başsız kalmasın. Dönüş öyle. Bir de evlendim ama anamın dayısının kızı falan değil, Menekşe’yle, Rıza’nın Menekşe’yle. Kız meğer evlenmiş, dul kalmış. Ana yok baba yok ortada. Ben yalnız meğer o benden daha yalnız. Dost olduk işte öyle. Yuvarlanıp gidiyoruz. Ha bu arada, ense iyi mi yoksa biraz daha kısaltayım mı ?

mehmet meşe

unutulmayan

durmadan taşırdım yanımda üç şeyi
iri çakıl tanelerini, çatlamış bir narı
bir öpüşün bıraktığı harlı lekeyi
ipekten
çalınmış
umutlarla taşırdım
ah sevgilim derdim, ölüm
ne kadar çoktu yaşadığımızda.

bize hep beyaz mendil
sallayan
ölüm ki,
iki kapısında haki bir yalnızlık
dikilirdi

ve
hatırlatırdı
bize, güz kuşlarının
uçup gittiği denizleri.

bense, yulaf kokan
dağlı ellerinde
dolaşmak gibi kolaydır
sanırdım yaşamak ve sana kansız
bir gökyüzü
getirirdim
getirebilsem ah,
-avlusunda çocukların
korkmadan oynadığı-
lalelerle
donanmış simli bir gökyüzü.

bir öpüşün bıraktığı harlı lekeyi
çatlamış bir narı, unutmadım.

behçet aysan

suç duyurusu

Yağdığı kadardır gökyüzü,
seller alabildiği kadar yaşamı
içimizden…
bilirim ki daralınca göğsüm
kentler yıkılır göz kapaklarıma,
ağrılar düşer saçlarımı taradığım
parmak aralarıma…
üzülme, sadece yoksunuz
aynalar karşısında.

. . .

Oysa tarlaları
sürerken
rüzgarları sayıklıyorduk
elma ağaçlarına,
yemişler veriyordu
her korktuğunda
eteklerimize.

. . .

Sirenler
dilimizdeki hüznü taşıyor
nehir kenarlarına,
gerdanımız yaralı
oluk oluk kan yıkıyor
göğsümüzün şehirlerini.
bir pişmanlığımız
kalmış şanınıza
bir garibanlığımız
varlığınıza şükranla,
hasretle.


Esintinin görkemiyle
yaprakların gürültüsü
yükselir,
ağaçların gövdeleri
susuz,
bal giydirilmiş yeryüzüne
oyuklarından selam dururlar.

. . .

görmedik geldiğini
yerler ıslak,
elleri tülden,
bir veranda da
saygıyla önünde
eğildiğimiz hürmetine
güneşler süreriz
boylu boyunca...

. . .

güneş, hiç durmadan
yakacak eteklerimizi...
bir başına ortalık yerde
kalacak acılarımız...
göklere dalar da gidersek
ufak gün ışıklarıyla;
sesten, seyirden uzak
bir tokluğumuz kalacak
şu görkemli,
büyük fakirhaneye ...

jean pierre fabien

İki Perdelik Trajikomedi

Gelmesi, gelmeyecek olmasından daha kötü bir beklenen: Godot. Kimliği, şekli, özü belirsiz varlık. Belki de yokluk. Beckett'ın ustalık eseri.

Beckett'ın 48'de Fransızca yazdığı, 54'te kendi tarafından bazı değişiklerle İngilizceye çevirdiği oyun üst kültür(!) içerisinde çeşitli söylemlerle kendine yer edinmiş durumda. İlk okunduğunda bireyleri bir anlaşılmazlık içerisine sürüklüyor fakat oyunu bütünlüklü bir ‘elde ne var’ görmek yerine, özümsemeye çalışmak, bize doğrudan nüksetmesine izin vermek lazım.

Vladimir ve Estragon, Godot'u bekliyor. Kimilerine göre amaçsızca, hiçbir zaman gelmeyecek bir Tanrı'yı, kimilerine göre nihai bir ölümü. Oyun boyunca Godot hiç gelmiyor ve gidişata bakılacak olunursa da hiç gelmeyecek gibi görünüyor. Fakat tüm bu sorular arasında gözden kaçırılan bir nokta var; beklenenin gelmesi elzem midir? Godot gelince, karakterlerin kendilerine vaat ettikleri kurtuluş gerçekleşecek midir? Bu sorular varsın dursun. Eğer elimizde bir bekleme eylemi varsa, ona bakacağız.

Uzaktakini, gelmeyeni, eksik olanı kusursuzlaştırarak yanıldığımız çok oldu. Burada aslolanın beklemek; amaç sandığımızın bir araç olduğu safsatalarına girmiyorum. Şu oyunla kafamda düzensizce salınan düşünceler kendilerine yer edindi. İşin ilginç yanı hepsi kendi içlerinde dağıldı.

Diyebiliriz ki tüm bu rastgelelik içerisinde bir mutlaklık yok. Ağzımızdan çıkaracağımız kesin bir yargı var olamaz. Didi ve Gogo gibi düşmüş haldeyiz. "Biz, hâlâ düşmeyi öğrenen insanlarız." Kurgusal bir hatanın ardından çernobilden nasibini almış bir tarla üzerinde yeşermeye çalışıyoruz.

Oyun boyunca iletişim aracı dil, Vladimir ve Estragon arasında önemini yitirmiştir. Şu çağ ve kültürde sahip olduğumuz birikimle bakacak olursak birbirlerine bahsettikleri şeyler bize anlamsız bir laf salatasından başka şey ifade etmez. Beckett tıpkı, giderek bir vahşet merkezi olan dünyayı izleyen kayıtsız Tanrı imgesinden tiksindiği gibi dili de bir kurtarıcı olarak görmez. Kurduğu bu evrende dil, anahtardansa kilit işlevi gören bir sistematikten ibarettir.

Ortam çorak ve kimsesiz bir tarla; karakterler bulundukları yere yabancı, adeta sahneye "düşmüş" haldeler. Bu bize elbette ki "Trajik Düşüş"ü anımsatıyor. Karakterler anne ve babadan yoksun, dolayısıyla kimliksizdir. Kullandıkları dilin herhangi bir işlevi yoktur. Geçmişlerini unutup gelecek hakkında bir fikre sahip olmadıkları için zamansal boyutta yitik durumdadırlar. Bulundukları mekân onlara bir şey ifade etmediğinden bir de duruma uzamsal kayıp eklenir. Varoluşları hakkında bir yargıda da bulunamazlar.

Waiting for Godot, Rönesans Dönemi'nden süregelen sistematik zaman döngüsüne ve mantıksallığa bir karşı çıkıştır. Bu dünyadaki karakterler arasında, sebepler sonuçlara bağlanmaz. Hiçbir şey bir mantıksallık içerisinde sunulmaz. Oyunda koyunlara bakan çocuğun Godot tarafından dövülmesi fakat keçilere bakan çocuğa ilişilmemesi bize İncilden ironik referanslar sağlar. Hıristiyanlığa göre koyunlar Tanrı'nın sadık kullarını temsil ederken keçi, ona karşı gelenlerin sembolüdür. Hatta daha eski pagan inançlarının da keçiyi bir sembol olarak kullandığını bunun zamanla evrilerek satanizme ait bir gösterge olduğunu da söyleyebiliriz. Oyundaki neden sonuç kopukluğuna gelecek olursak, bir açıdan Tanrı ile özdeşleştirebileceğimiz Godot'nun kendi sadık kullarına şiddet uygulaması hak etme meselesini sorgulamamıza sebep oluyor. Varsa eğer O, her şeyi mükemmel düzende tutan bir Tanrı mıdır?

Oyundaki 'peki ya?' öğesine gelecek olursak; ilk perdede var olan ağaca ikinci perdede iki yaprak eklenmesi bir umut mudur? sorusu dahi romantik bir bakışın ürünü. Belki de iki yaprak Godot'yu beklerken geçen zamanın mevsimler üzerinden katmerlenmesinin bir sonucudur?

San Quentin Cezaevi Müdürü Herbert Blau oyunu mahkûmlarına sergiletmeden önce onu "insanın ne duyacaksa onun için dinlemesi gereken bir jazz müziği parçası"yla karşılaştırmış.

Çelişkiler, anlamsızlıklar içerisinde, insanoğlunun çorak bir tarla üzerine yansıması bu oyun; herkesin kendi ezgisini duyduğu bir müzik.

“Bana da bir başkası bakarak, uyuyor diyor. Kendisinin de uyuduğunun farkına varmadan uyuyor, hiçbir şey bilmiyor. Uyusun bakalım, diyor benim için. (Bir an.) Böyle devam edemem. (Bir an.) Ne dedim ben?”

irem kulaber




yitip giden

taze ömürlerin kıyısında            
sonbaharın eskitemeyeceği bir kokuya
lanet okurduk                                                              

ve hep yağmurlarla düşürdük
evrilmeyecek acılarımızı

böyleyse tamam                      
bir bakışınız
ellerinden tutacaktır her fidanın                                     

kaybolacak bir anıya                
sebep biçmenin anlamı yoktur -ya da tam tersi-             
hem bilinmez niye                    
bir düş daha kopunca takvimlerden       
başka olacaktır heyecanı                      
kelimeyi yeniden tanımanın                   
küsmüş bir yıldızın son sürat     
intihar keyfi seher vakitlerinde              
sıcak yaz cumalarının               
su içercesine bakraçlardan yudum yudum          
kol kanat gerdiği kederlerin ve              
ocağı yakması belki bir fırıncının
kundurayı tamam etmesi kunduracının                          

filinta delikanlıların çabuk sevip 
bir çırpıda unutmalarına gülmeli
gülüp geçmeyi bilmeli                           
biz hissedebiliyorsak sol yanımızda
bir yumru gibi inkisârı   
o vakit zamanı geldi demektir               
o vakit zamanı geldi                 
yeni şarkıların ve güzel kadınların                                             

susmuşsa çikolata ağızlarıyla     
mahallenin bütün çocukları                    
susmuşsa şehrin çığırtkan seyyar satıcıları                     
bilin ki gökyüzü yarılacaktır       
bilin ki yağmur yağacaktır                     
siz bulutlar ağlarsa da sevinmeyin
çünkü bulutlar                          
kimsesidir kimsesizlerin
ağlamış her bulut gidecekse bir gün       
siz yine de sevinmeyin              
unutmayın martılar uçtukça yükselecektir gökyüzü         

tamam diyoruz rüyalardan gittiği gün bitecek     
biz bileklerinden başladıysak eğer
başlayabildiysek bir kadını sevmeye      
kurak yörelere merhaba diyecekse yüzümüz yeniden
cesur ve mertse sevdalarımız
gönlümüz aşkımız yumrukçasına sık ve yetkinse            
masal olmalıysa dilden dile                               
tek bir gece dahi                                  
hatırlanacaksa çocuklarca                                 
hatırlanmasın                                       

bilirsiniz çocuklar sonuna değin
gitmek isterler hikâyelerin

barış mert

Bir Dilim, Sulu

-Fesleğenci kız, fesleğenci kız! Ekersin biçersin, fesleğenin yaprağı kaçtır bilir misin?
-Bey oğlu, bey oğlu! Okursun yazarsın, gökte yıldız kaçtır bilir misin?
Dışımda gelişen, o kalabalık ve seyir halindeki yaşamlara uzak olmak bu denli büyük bir korkumken; sokaklar ötede, seninle en adi mahallelerle yitik bir hayatı yaşamanın acınası keyfi vardı üzerimde o kış. Başı sonu belli olmayan halkamızda, muğlak bir zamanın açken leziz, tok karna vasat bir diliminde yaşıyorduk. O zamanlar paramız yeterli, heyecanımız olağan, sevişmelerimiz sık ve alışmışlığımız had safhadaydı. İki ucubenin başrolünde, katarsise mahal vermeyen bir filmdi bizimkisi. Şimdi, kendine farklı yönler seçmesine rağmen aynı yastığa gömülen başlarımız bana dibini sıyırdığımız bir yemeği anımsatıyor. Askerde tiksinti getirmiş kara şimşeği hatırlatıyor; kokusuna tahammülü dahi reddeden. Tecrübe etmeden özümsüyorum. Sağ kolun, çarşafın üzerinde. Omzun ve dirseğin arasındaki o zayıf, o pütürlü, o paslı demirlerin orospusu olmuş kısmı yazı tahtam belliyorum. Parmaklarım başta gelişigüzel salınırken harflere bürünüyor. Aklıma, ilkokuldayken arka sıradakinin sırtıma yazdığı edepsiz kelimeler geliyor. Hissiyata dair düşünmeyi reddeden umarsız benliğinden bu çeşit farkındalıklar beklemediğim için rahatça şekillendiriyorum hamurumu.
"Unutulacaksın."
Öyle naif, öyle yavaş yapıyorum bunları. Ardından sigara kokusu sinmiş, kalın telli saçlarının arasına çalakalem bir öpücük bırakıyorum. Her şey tekil, beklentisiz ve akışkan. En zorudur ya o sıcak yatağı, o –artık- kuru, huzursuz ama sıcak yatağı bırakıyor olmak; belki şafak belki akşam vaktidir kestiremediğim güne atıyorum adımımı beni her daim bekleyen durağıma varmak için. Sen, zamanların birinde bir sulu dilim/ beni duraklara mahkum etmiş adam/ beni anı zengini, huzur fukarası eden hasta çocuk/ keşke, ellerimle öldürecek kadar çok sevseydim seni. Hastalıklı bir şekilde, kan çanağına dönmüş gözlerimle salınsaydım cansız bedeninin üzerinde. Elimde bir şey olurdu, değil mi?
Beni aldın yine orada bir yerlere bıraktın. Soruları görmeden cevaplarını vermiştim kendime, sen beni aldın, şimdi ortada soru da yok cevap da. Bir tek, gıpta ve özlem ile.
O, oralarda bir yerlerdeydi, yine oralarda bir yerlerde.

Cries of Whispers (Oldboy OST)*

irem kulaber

akıp giden şeylerin aktığı yerlere

aklıma gelmeyen, zamandır
iyi bir haziran gününü
soğuk çayları, kağıt havluların
alamadığı ıslaklıkları
barındıran
içimde uçurum gibi bir tüfek
yatak odaları gibi değil, olmamak gibi
hiç değil
geceleri giyinen adamların ve
gündüzleri soyunan kadınların
alışık olduğu
bu yüzden bana biraz yaklaş
çünkü yıkanmamış da olsa bir ölü
bir ölüdür

dedemin artık sakalları uzamıyor
annemin güldüğü noksan
ağladığı bir yangına çıradır
benimse içim içime sığıyor
ama kahrolmuyor oligarşi


mehmet meşe

yeni bir aydınlığın inşası ancak sende mümkündür

seni ben kurtaracağım loş otobüslerden, karanlık odalardan,
                                                           yıkık dökük uykulardan
insanlığımla, kollarımla, şairliğimle ürkekliğini abartmadan
seni o geçip giden ekimlerden, kasımlardan, kışlardan baharlara
dalga dalga o suların göğüslerine çarpıp çarpıp yenildiği
sevindirir bir kuş salarsan eğer saçlarını ben inandıracağım
sen genişledikçe yeşeren bir kahvaltı sofrası
güldükçe buyur etmiş olacaksın sol yanındaki uzun taşkın
                                                                                   ırmağa
ben yağmurlarla dövüşüp dövüşüp sırsıklam
bir saç telini daha bulup koyacağım birikmiş utangaçlıklardan
dökülür de dökülmesine ağır aksak taşıdıkların
sakar mı sakar bir duygu senin nerende saklanır
ben görürüm nasıl yürüdüğünü aştığını o kimsesiz bilmediğim
                                                                  kıskanılacak yurda
ben gördükçe bilenirim omuzlarına, uzaktalığına, varamayışıma
bak uyumadım yoksulum ama tuttum çıkardım seni bir ölünün
                                                                           hafızasından
sen ey okyanuslardan aşırdığım üşenmediğim çaldığım
yaklaştın biraz, biraz daha yaklaş
durma artık sen de çağla


mehmet meşe

24 Temmuz 2013 Çarşamba



temmuz 2013 / 7

şavaş kazanan çocuklara yalancı ağıt

ben senden yana değilim dünya
derdini düşürdüğün toprağım senindir
isa ölmeden bana bir kuş getir

elimde bir bahçeye sümbül olacak umut
göğsümde koparılacakbir düğme daha var
yine de yanıltmasın seni sırtımdaki kan
başımdaki turna
sabrımı sancınla ovdum ben
ve atım dehlendiği bir savaşa koşuludur hala
gel sürün yarama:
savaş çocukları ve atomları ilgilendirmez

çünkü sana söylediğim şiir
öyle kolay ezberlenir her dilde
dağlardan katır katır taşınan ölüler geçer
dağlar bir irin gibi büyür bozkırda

günlerce koşup anlat bunu insanlara
faşizim alnının akıyla çıktı dachau'dan
fotoğrafını çek polisi ara

işte korkunun acıklı tomurcukları kaldı bize
savaş kazanan çoculara yalancı ağıt

evet çözülür bir gün kahrımdaki düğüm
yürekciğimdeki çukur suyla dolar da
balıklara ev olurum

hepimiz huzursuzuz sığınaklarda

                                                                        mehmet nejat